Archive for the ‘Siyasi’ Category

  • Otomobil ve Cep Telefonu Lükstür!

    0

    Devletin son vergi zamlarından çıkarabileceğimiz sonuç budur. Türkiye’de bundan böyle otomobil ve cep telefon u lüks tüketime girer ve ekstra vergilendirmeye tabidir.

    Maliyenin temel kurallarından biri vergilendirmeyle ilgilidir. Özellikle Keynes sonrası dönemde devletin piyasaya dahlinin tek yolu vergiler olmuştur. Verginin temel fonksiyonu artışlarla talep enflasyonunu düşürmek ya da durgunluk dönemlerinde indirim, muafiyet ve yeniden yapılandırmalarla talebi canlandırmaktır. Liberal devletin piyasaya müdahale enstrümanı vergidir.

    Son gelen astronomik vergi zamları Türkiye’nin enflasyonist politikadan vazgeçme amacına hizmet ediyor. Otomobil, cep telefonu, alkol, sigara gibi tüketimi günden güne artan ürünlere olan talep kısılarak enflasyona uğraması engellenmeye çalışılıyor. Ancak tüketime yoğunlaşmış Türkiye gibi ülkelerde bu gibi kriz dönemlerinde üreticinin ekseriyeti vergi zamlarını daha az kar ederek absorbe etmeye çalışır. Bu sayede fiyatlar genel düzeyinde çok büyük bir artış yaşanmaz ancak bu süreç hem tüketiciyi hem de üreticiyi olumsuz etkileyecektir.

    Yurtdışı üreticinin fiyatlandırmada indirime gitmesi pek de mümkün olmayacağı için yerli işletmeler küçük karlarla kazanç elde etme yoluna gidecek bu da iç arzı kamçılayarak cari açığın daralmasına katkıda bulunacaktır. Piyasa açısından bakıldığında vergi zammını böyle okuyabiliriz. Ancak devlet aldığı vergilerle de cari açığı kapatma yoluna gidecek ve kamu iç borç stoğu gibi kalemlere ödeme yaparak sürece farklı bir konumdan dahil olmak isteyebilecektir.

    Öte yandan dünyanın genelinde yaşanan büyük bir durgunluk söz konusu. Dünya çapında talebin bu denli düştüğü, işsizliğin arttığı bir dönemde (Wall Street çalışanlarının bile greve gittiğini düşünürsek) Türkiye’de yapılan bu vergi zammının ekonomik talebi düşürme riski de açıktır. Buguüne kadar “alın verin ekonomiye can verin!” şiarıyla hareket eden bir iktidarın şimdi insanları tasarrufa teşvik edecek mali politikalar gütmesi de elbette bir çelişkiye işaret ediyor. Eğer bu kısa süreli bir yaraları sarma paketiyse söz konusu yaralar sarıldıktan sonra geri alınmalıdır. Çünkü orta ve üst orta sınıfın yaşam standardını düşüreceği açık olan bu yeni vergilendirme sınıflar arası ekonomik uçurumu da artıracaktır. Bu durumda bu zammın kısa süreli cari açık hedefine ulaşıldıktan sonra geri çekilmesi ve ya revize edilmesi ihtiyacı doğmaktadır.

    Eğer devlet ya da hükümet talebi kontrol altına alma amacından sapıp vergileri halkın üzerinde demoklesin kılıcı gibi sallandırmaya devam ederse bunun sonu dünyadaki durgunluğun Türkiye’ye sıçraması ve Enflasyon-Deflasyon krizi olacaktır.

    Devlet kısa vade için (6-9 ay) Türkiye sathında cep telefonu ve otomobil’i lüks tüketim sınıfına sokmuştur. Temennimiz bu sınıflandırmanın sözkonusu kısa vade boyunca geçerli olup daha sonra ortadan kaldırılması olacaktır.

  • Şehir ve İnsan

    0

    http://twitter.com/#!/onurtrklmz/status/120782332780220417 devamı…

    Gerçekten de insan yaşadığı şehrin fiziki yapısıyla ruhunu biçimlendiriyor. Bu bilinç dışında gelişen bir olay olmakla birlikte bizi doğrudan doğruya etkiliyor. İnsan yaşadığı şehre biçim verdikçe aslında kendi ruhuna da biçim vermiş oluyor.

    Karışık şehir sorunlu insanlar demektir. Çünkü insanlar zaten günlük yaşamın var olan stresinin üzerine bir de şehrin düzensizliğiyle mücadele etmeye girişirse bu sorunları daha da katlar. Dar sokaklara park etmiş araçlar, karmakarışık otobüs durakları, sıkışık trafik insanların zaten var olan kısıtlı zaman/yoğun iş stresinin üzerine eklendiğinde hayat iyice çekilmez olur.Kirli bir şehir yüreğinde yersiz korkular taşıyan kirlenmiş ya da kirletilmiş insanların şehridir.

    Şehir temizlendikçe insan kendini yeniden doğmuş hisseder. Düşünün ki her sabah tertemiz sokaklardan geçip işinize gidiyorsunuz. Evlerin camlarında üç beş saksı… Düşünün ki düzenli bir toplu taşıma sistemi içinde, ya da iyi planlanmış ve düzenlenmiş yollarda tahmin ettiğiniz sürelerde gideceğiniz yerlere ulaşıyor, şehrin size sağladığı eğlence mekanlarında iyi vakit geçirebiliyor, park alanlarıyla gün sonunda rahat bir nefes alabiliyorsunuz. Bir şehir size daha ne verebilir ki?

    Mesela Kültür Sanat… Değişik tiyatro oyunları ve sinema gösterimlerinin yanı sıra imza günleri, sergiler, prömiyerler, söyleşiler gibi özel kültür sanat etkinliklerinde gündelik hayatın dışında farklı zaman geçirebiliyorsunuz.

    İnsan şehrine bu imkanları getirdikçe şehir de onu etkileyecek ve modernize edecektir. Şehre yapılan yatırım insana eninde sonunda geri dönecektir.

    Uzun zamandır yaşadığım şehirde düzensizlik başıboşluk alıp yürümüştü. Her yerin eski ve bakımsız oluşu bir yana şehrin bir silueti ve ruhu da yoktu. İnsanlar da belki de bundan pay alarak daha içine kapanık ve karanlık idiler. Ama son zamanlarda bir şeyler oluyor. Şehrin altyapısı değişiyor, sokaklar güzelleşiyor, caddeler düzenleniyor, ulaşıma çeki düzen veriliyor, her şey ve her yer yenileniyor. Sanki Sakarya yeniden nefes almaya başlıyor.

    Bu değişimde emeği geçen yerel yöneticiler ve sivil toplum Sakarya halkını daha açık bir toplum haline getirmek için var gücüyle mücadele ediyor. Özellikle Ramazan’da daha da artan Kültür faaliyetleri yılın tüm zamanlarına yayılmış durumda. Ben artık şehrimde daha huzurlu yürüyorum. Çünkü bir şeylerin değiştiği yeni bir ümidin şekillendiği bir şehir görüyorum. Çünkü daha düzenli daha temiz ve daha modern bir kent görüyorum. Ve bu kenti gördükçe onun bir parçası olarak kendimi daha iyi hissediyorum.

    Elbette değişim kolay olmayacaktır. Elbette bir dönem huzursuzluklar yaşanacaktır ve elbette alışılmış düzenden vazgeçmek son tercih olması istenebilir. Ama görünen o ki şehrin yeni hali eski halini pek de aratmıyor. O halde yeni şehri sevmeye başlamak ve eski şehrin sıkışık, huzursuz ve kasvetli havasına veda etmek gerekiyor.

    Şehirlerin ve içinde yaşayan insanların gelişimi paraleldir biraz biraz. Şehir güzelleştikçe insan da kendi içindeki güzelliği keşfedecektir. Şehre yeni nefes üflemek kolay olmayacak, ama bu taze nefes belki de hepimizin ruhuna üflenecek ve hepimiz daha güzel bir şekilde huzurla yaşayacağız.

  • Bir keskin kalem, bir kırık gözlük

    0

    Ben bir kadın olsam… Seven bir kadın. Sevdiğim adamın parçalanışına evimin camından seyirci kalsam… Ayda bir defa pikniğe gittiğimiz arabanın içinde yok oluşuna tanık olsam… Sabahları pürtelaş işe yetişmeye çalıştığımız, soğuk havalarda marş almayan, servis masrafını gazeteden gelecek paradan ayırdığımız arabanın sadece bir çamurluğu kalsa geriye, hayat arkadaşımdan…

    Çıldırırdım!

    Türkiye de 90’ların karanlığında çıldırdı. Türkiye toplumunun en saygı değer insanları gözlerinin önünde öldürüldü. Ülkenin belki de en zeki insanları yok edildi. Parçalandı. Geriye onların iddialı sözleri, cesur gözleri ve bir kaç kitap kaldı.

    Cumhuriyet, uzun süredir takip ettiğim bir gazete değil. Fazla sert bir çizgide gidiyor. Velakin 80’ler ve 90’lar Cumhuriyet için belki de altın çağ denilecek yıllardı. O yıllarda babamın elinden düşmezmiş. Annem anlatır. En çok da Uğur Mumcu’yu okurken oturuşunu düzeltir,  boğazını temizler, şaşırmış ürkmüş halde mırıldanırmış.

    Uğur Mumcu’yu öldüğü zaman ardından yakılan o meşhur türküyü söyleyen kişi sanırdım ben. Uzun süre Selda Bağcan’ın Uğur Mumcu olduğunu düşünmüşüm. Çok sonra ağlayan insanların televizyondaki görüntüleriyle tanıdım onu. Bilmiyorum… Belki babamdan bir miras alma hevesi belki boş zamanların doğurduğu merakla, yıllar önce yazdığı yazıları okumaya başladım.

    Mumcu 80’lerin sonunda yazdığı yazılarda kontrgerillayı, ergenekonu ve diğer çeteleşmiş, kanserleşmiş derin devlet yapılarını açıklıyor, pek çok toplumsal olayın bir numaralı sanığı olarak onları hedef gösteriyordu. Üslubundaki epik yön yer yer göze batsa da yazdıklarının içeriği gerçekten düşündürücüydü. Bugün bile pek çok araştırmacı yazarın belki korkudan belki bilgi eksikliğinden tam olarak tanımlayamadığı konularda deliller gösteriyor hesap soruyordu.

    Özellikle Kanlı 1 Mayıs hakkında yazdığı ve çok önemli sorular soran iddialı yazısı dönemin başbakanı İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürü’nü suçluyordu. Bugün bu tarz olayları sorgulayabilecek bir aydın bulamıyoruz. Sorgulamaya kalkanlarında başına neler geldiği ortada.

    Derin Devlet, Kürt Sorunu konularında son derece dobra yazılar yazıyordu. Özellikle bugünün Irak Cumhuriyet’inin idaresini elinde bulunduran Barzani ve Talabani’ye yönelik iddiaları ve sunduğu deliller büyük ses getirmiş bu şahısların Kürt Sorunu denkleminden çıkarılmasının önemine işaret etmişti. Ele aldığı konular 2000’li yıllarda daha yeni yeni konuşulmaya başlamışken o 80’lerde bunların sorunlu noktalarını tespit etmiş ve çözüm önerilerini ortaya koymuştu.

    Ölümünden önce kapsamlı bir Kürt Sorunu çalışması yapıyordu. Nitekim yarım kalan notlarından oluşturulan kitapçıkta büyük Kürt aşiretlerinin soy kökenleri Kürtlerin Osmanlı’dan Cumhuriyete siyasi alandaki faaliyetlerinden başlayarak sorunun teknik çözümlemesini sunmaya çalışacaktı. Ama olmadı.

    Ben bugünlerin çözümlemesini yapmak için dönüp Uğur Mumcu’nun konuyla ilgili yazdıklarını okurum. Bu hem düşüncelerine duyduğum derin saygının bir ifadesi hem de babamı yad etmenin en uygun yolu oldu. Mumcu’nun çözümlemeleri bugün olayın içinde olanların bile yapamayacağı kadar geniş bir sahaya cevap veriyor.

    Ve tüm delilleri bir kenara koyarsak sadece onun yazdıklarına bakarak şuna inanıyorum. Mumcu’nun katili o hizbulbilmemne örgütü falan değil. Zaten o da yazılarında İslami Terör Örgütü ve sair oluşumların kontrgerilla kontrolünde faaliyet gösterdiğine işaret ediyor.

    Uğur Mumcu benim babamdan aldığım bir miras gibi. Onun keskin zekası, ileri görüşlülüğü ve azmiyle yolumu aydınlatmaya çalışıyorum. Ve dilim döndükçe aklım elverdikçe düşünmeye ve düşündüğümü açık yüreklilikle söyleme gayretini onda buluyorum.Bu ülkenin seven kadınları bir daha çıldırmasın diye, pikniğe gittikleri arabaları ve içinde sevdikleri adamları parçalanmasın diye.

    Bir keskin kalem bir kırık gözlük aşkına…

  • herkes akıllı bir ben deli

    0

    ve o gün özgürlük sırtından vurulmuş yatıyordu…

    Blogumu kurarken seçtiğim sloganın altında bir fikir adamının imzası yatıyor. O adam ise 4 yıl önce kurup büyüttüğü gazetesinin önünde, böyle biçimsizce yatıyordu.
     
    Hrant Dink’i ölümünden sonra tanıyanlardanım. Ve bu konuda tek tesellim onun yaşam tarzına yansıyan naiflik ve fazla göz önünde olmama güdüsüdür. Bizim aile; Adnan Menderes’in de Deniz Gezmiş’in de idamına da aynı oranda üzülmüş, Turgut Özal’ın şaibeli ölümüne kaş kaldırmış, Uğur Mumcu’nun parçalanışına baş kaldırmıştır. Böyle bir ailede yetiştiğim için kendimi şanslı sayıyorum. Bu ülkede sadece düşündüğü için öldürülen insanlara acıyan, sağ duyulu vicdanlı bir kesim olduğuna da inanıyorum.
     
    Ezilen her kimse onun ardında durmak, sesi kısılanın yanına gidip onun yerine haykırmak bizim vicdan anlayışımızın tezahürü olmuştur.
     
    Hrant’ın Mahallenin Delisi başlıklı yazısında AGOS’a biçtiği görev de bu düşünceyi tamamlıyor aslında. O gazetesini herkesin kendini akıllı addettiği bu mahallenin delisi olarak göstermiş, ezberleri bozan, kutuplaşmaların yerine kucaklaşmaların dertlere kulak vermenin merkezi olacağını söylemişti. Kim yaralıysa onun yarasıyla hemhal olmak AGOS’un vicdan göreviydi.
     
    Aslında Hrant’ın açtığı bu yol sadece gazetesine değil kişisel olarak bana da ışık tuttu. Etrafta türlü oyunlarla koltuğunu garantileyip kendini “akıllı” sayan adamlar varken belki de “deli” olmak en iyisiydi. Herkesin gittiği yönün tersine gitmek düşmanlık sebebiydi belki ama kimsenin bakmadığı açılardan bakma şansı sunuyordu. Hrant’ın “deliliği” başka başka pencereler açıyordu.
    O da öyle herkesin hoşuna gidecek yerlerden açmadı penceresini. Yetimhanede başlayıp mahkeme salonlarına sürüklenen ve hep bir hak arama mücadelesiyle geçen bir ömürde onun için pek değişen bir şey yoktu aslında. Ama o sesini çıkardıkça değişen; egemenlerin kurdukları paradigmanın sallantıya girmesiydi. Düşündüğünü söylediği için önce hain sonra maktul ilan edildi. Sonunda birilerine hırstan tırnaklarını yemekten fazlasını yaptırdı bu naif adamın “deliliği”.
     
    Ölümü için açılan davanın tutanaklarında adını yazdıramadan Fırat Dink diye kaydoldu, devlet içinde devletin namlusunda arpacık oldu Hrant. Dava süreci yılan hikayesine döndürüldü. Soruşturmalar, beraatlar, itirazlar, temyizler, yeniden itirazlarla ailesi için takip edilmesi gittikçe zorlaşan bir labirente çevrildi.
     
    Hrant’ın ölümü tıpkı Uğur Mumcu’nun Turgut Özal’ın ölümü gibi bir şeydi bizim ailede. Aynı nazarda canımızı yaktı. Ondan bana kalan, benim Hrant’ın hayatından mücadelesinden çıkardığım tek şey de bu düşünce oldu; “herkes akıllıysa, sen deli ol..”
     
    O günden beri ben Kürt bir Çingene, eşcinsel bir Ermeni, türbanlı bir solcu, alkolik bir muhafazakarım. Bu ülkede faşizm kimi ezdiyse ben oyum. "Onlar" akıllıysa ben deli olmayı yeğlerim.
     
    Hrant’ın bana ve binlere bıraktığı mirasın şerefine, beyazlara bürünüp gölgesiz kalana dek…
  • Meclisteki Partilerin İnternet Medyası Sınavı

    0

    Şu artık su götürmez bir gerçek: İnternet artık konvansiyonel medya olarak adlandırılan TV-Gazete-Radyo üçgeninin dışında yeni bir mecra oluşturdu. Bu yeni ortam da artık önemsenmesi gereken bir tepki mekanizması ve baskı grubu olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle sosyal paylaşım sitelerinde planlanan ve gerçek hayatta meydanlarda gerçekleştirilen eylemler internet medyasının artık ciddiye alınması gereken bir olguya dönüştüğünün kanıtı. Gitgide güncel siyasete de etki etmeye başlayan internet medyasına karşı siyasetin merkezinde bulunan siyasi partilerin duruşu ne durumda peki? Bu temel soru altında TBMM’de grubu bulunan siyasi partilerin internet medyasına karşı duruşları ve genel olarak internetteki varlıklarını kısaca araştırarak bir değerlendirmeye vardım. 

    AK Parti

    Her ne kadar başbakan tezek kokusunu twitter’a tercih etmiş olsa da partinin pek çok önde gelen ismi sosyal medyayla haşır neşir durumda. Suat Kılıç, Egemen Bağış, Melih Gökçek gibi flaş isimlerin yanı sıra -aynı gelenekten gelmesini de hesaba katarsak- Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de twitter kullanıyor. Ancak Gül’ün hesabı danışmanları tarafından güncellenirken milletvekillerinin kendi yazdıkları ve sorulara yanıt verdikleri, güncel konulara yorum yaptıkları görülüyor.

    Partinin resmi web sitesi en son 2007 seçimleri sonrası güncellendi. Bu yazıyı hazırlarken sanırım bir altyapı problemi nedeniyle siteye erişilemiyordu. Sitede parti içi yapılar (Sosyal Hizmetler, Kadın Kolları vs.) ve bu yapılardan sorumlu milletvekillerinin kim olduğu anlaşılır biçimde belirtilen bir tasarım uygulanmış. Daha çok haber verme amacı taşıyan bir yapı söz konusu. Ağırlıklı olarak mavi ve turuncu rengin hakim olduğu görülüyor. Bunlar da zaten partinin kurumsal kimliğinde bulunan renkler. Ancak sitenin menüleri oldukça kalabalık ve ergonomiden uzak. Belki ilk dönemlerde daha sade olan menü barları hükümetler ve görevler arttıkça zenginleşmiş ve karmaşıklaşmış.

    Partinin resmi bir Facebook, friendfeed ve twitter hesabı bulunmuyor.

    www.akparti.org.tr

    BDP

    Sanırım internet üzerinde en cılız hareket eden parti Barış ve Demokrasi Partisi. Sitesi parti kurulduğunda uygulanan ilk tasarımıyla yayın yapıyor. Sarı ve Yeşil renkler hakim. Anasayfa’da öncelikle “meclis önergelerimiz” başlığı dikkat çekiyor. Belli ki partinin taraftarları ve takipçilerine mecliste bir çalışma ve gayret içinde olduklarına dair mesaj verme kaygısı bulunuyor. Genel anlamda olmuş olması için yapılmış bir site imajı veriyor. Zayıf.

    Partinin resmi bir Facebook, friendfeed ve twitter hesabı bulunmuyor.

    www.bdp.org.tr 

    CHP

    Son günlerde internet ve sosyal medya üzerinde atağa kalkan ilk parti Cumhuriyet Halk Partisi oldu. Özellikle genel başkan Kılıçdaroğlu’nun twitter hesabından verdiği mesajlar haber bültenlerinin gündemini meşgul etti. Onun yanı sıra partinin dikkat çeken isimlerinden Muharrem İnce’nin de twitter hesabı bulunuyor. Başkan’ın hesabı danışmanlarınca güncellenirken İnce hesabına kendi giriş yapıyor. Kılıçdaroğlu’nun twitter’dan başka bir de “Sakin Güç” adlı bir Facebook sayfası da var.

    CHP, Kılıçdaroğlu’nun başikanlığa oturmasıyla interneti önemli gördüğünü açıklamıştı. Bunun bir emaresi olarak web sitelerini yenilediler. Eski web sitenin tarayıcılar arası uyumsuzlukları, ağır kalan altyapısı ve karmaşık tasarımı yerine, sade ve etkin bir web sayfası hazırlanmış. Hakim renk olarak Avrupa’da sol partilerinin de kullandığı gökyüzü mavisi kullanılmış. Genel anlamda başkan eksenli bir grafik tasarım uygulamasının olduğunu söylemek gerek. Anasayfa’da genel başkanın bir posteri hemen altında manşet modülünde başkanın açıklamalarından derlenen haberler, onun da altında başkanın twitter hesabından geçilen son mesajlar bulunuyor. Bunun da altında başkanın özgeçmişi ve meclis konuşma metinlerinin yer aldığı bir modül daha var. Kısaca sitenin Kılıçdaroğlu’nun kişisel web sitesi haline geldiğini söylesem abartmış olmam sanırım.

    Öte yandan sitede bulunan Biz Kimiz? Fikrinizi Söyleyin ve Takıma Katılın gibi butonlar Avrupalı sosyal demokratların çalışmalarının iyi hatim edildiğinin bir göstergesi. Bu çalışamnın altında Emrehan Halıcı imzası olduğuna bahse varım.

    Partinin “Sakin Güç” resmi bir Facebook sayfası mevcut.

    www.chp.org.tr www.facebook.com/sakingucuz www.twitter.com/kilicdarogluk

    MHP

    Milliyetçi Hareket Partisi de sosyal medyaya yeni yeni adımlar atan partilerden. Genel Başkan Devlet Bahçeli’nin danışmanları tarafından güncellenen bir twitter hesabı var. Ayrıca partinin resmi web sitesinin yanı sıra bir de resmi video paylaşım portalı var. Şu anda resmi web sitesinde kullanılan tasarım bir önceki tasarım üzerinde yapılan 1-2 düzenlemeyle elde edilmiş. Sayfanın düzeni nedense insanda sık güncellenmeyen bir siteymiş havası yaratıyor. Tasarımcı da bunu sezmiş olmalı ki pek hareketli bir manşet modülü koyarak durumu kurtarmaya çalışmış.

    Partinin resmi bir Facebook, friendfeed ve twitter hesabı bulunmuyor.

    www.mhp.org.tr www.mhptv.org.tr www.twitter.com/dbdevletbahceli

    Genel olarak milletvekillerinin kişisel sayfaları bir yana bırakılırsa partilerimizin intenet medyasına pek de ilgili olmadıkları, sanal alem üzerinde bir kurumsal kimlik inşa etmeye niyetli olmadıkları seziliyor. Pek çoğunun resmi bir twitter ve Facebook hesabının bulunmaması sanal dünyayı lakayt bulduklarına bir kanıt olabilir. Şunu da belirtmeli ki MHP ve CHP ağır aksak da olsa bu alanda bir takım çalışmalar içinde bulunuyorlar. Tabi bu araştırmaya mecliste grubu bulunmayan partilerin dahil edilmediğini de belirmem gerek. Belki bir gün de onların çalışmalarını içeren bir değerlendirme yaparım.

    not: partilerin adları alfabetik olarak sıralandı.
  • Yahşi Batı’nın Siyasi Tabanı

    1

    Cem Yılmaz'ın en çok eleştirildiği nokta siyasi mizah'tan kaçınmasıdır. kimileri bunu yetersizlikle kimileri korkaklıkla açıklamaya çalışıyor. tüm söylenenlerin aksine Cem Yılmaz'ın son filmi Yahşi Batı'da ince bir siyasi alt metin var.

    Filmde Zafer Algöz'ün canlandırdığı şerif, faaliyet alanları (din,kolluk,kanun vs.) bakımından devleti ve özellikle statükocu derin devleti temsil ediyor. şehirdeki tüm faaliyetler hatta saloon bile ona ait.

    Kızılderililer ise Kürtler. Johnny Lesh bizim derin devletin bir dönem Kürt iş adamı ve aşiret reislerini yok etmek amacıyla kullandığı mafya… Bir sahnede şerif birilerine Kızılderili kıyafeti giydirerek "ulelek ulelek diye ortalığı velveleye verin" diyor. Burası da kontrgerilla faaliyetlerine ve ergenekona işaret etmiş. Kontrgerillanın PKK namıyla doğuda yaptığı katliamlar,  asit kuyuları, ergenekon'un "provokasyonları" vs. burada çok ucundan anlatılmış.

    Öte yandan PKK olgusu da bir grup yol kesen Kızılderiliyle sembolize edilmiş. Yüksek öğretim alan militanlar "Adım Richard Thomas oxford'da okuyorum." diyen Kızılderilinin dilinde hayat buluyor. Bu aşırı liberal duruşun yanında filmin resmi ideolojiye selam çaktığı yerler de var. Örneğin "Türkler Kızılderili değil, Kızılderililer Türktür" sözünün sıkça duyulması Kürt diye bir ırkın olmadığı düşüncesine, Kızılderililerin onlara yerel dille hitap eden Cem Yılmaz'ı anlamayıp Türkçe konuşmaları da dil polemiğine yapılmış ince bir göndermedir.

    Filmi 3 defa üstüste izleyerek yaptığım bu çıkarımlar tamamen yalan, uydurma da olabilir. Ama ben bu kokuyu aldım.

  • Bir Makale Değerlendirmesi

    0

    Kamu Yönetimi bölümü öğrencisi olarak aynı ve benzer bölümdeki arkadaşların ödev ve proje hazırlarken yaşadıkları en büyük sıkıntının kaynak bulma ve yorumlama ile ilgili olduğunu iyi biliyorum. Öncelikle problem kaynakların bulunmasında çıkıyor. Online veritabanlarının çoğunun sadece akademisyenlere açık olması kütüphanelerin fiziki şartları ve personelin yeterli donanıma sahip olmaması da önemli bir handikap.Ayrıca öğrenci olarak bizlerin de akademik bir makaleyi nasıl okuyacağımız ve yorumlayacağımızı bilmiyor oluşumuz da bir gerçek.

    İşte tüm bu detaylar üst üste binince örnek bir şablonda bir makale nasıl okunur nasıl yorumlanır ve hangi eleştirilere tabi tutulur göstermek gerektiğini düşündüm. Aşağıda bunun bir örneğini göreceksiniz. Makalenin kendisine TODAİE web sitesinden ulaşabilirsiniz.

    » Read the rest of the entry..

  • “Kadının ne işi var?”

    0

    Ne de gücü… Biraz güçlenmeye fikir sahibi olmaya kalktı mı hemen vururuz kafasına zaten. “Ne işin var lan senin?”

    Geçen hafta polisin kasıklarını patlattığı gençlerden biri hamileydi ve yediği polis dayağıyla çocuğunu kaybetti. İzin almadan gösteri yapmanın hak ama yasak olduğu ülkede bu kadının ve kaybettiği bebeğinin haklarına sahip çıkan olmadı. Medya olayı sahiplenmedi, sadece köşe yazarlarından bazıları şahsi olarak destek vereceklerini ve konunun takipçisi olacaklarını belirttiler o kadar.

    Olayı ilginç kılan özellikle egemen gücün konuya bakışı oldu. İktidarı ve dolayısıyla polisi bu konudan sıyırmak isteyen çevreler hamile kadını eyleme katılmakla suçladılar. “Hamile kadının eylemde ne işi var?” sloganıyla ortaya çıkan bu görüş Emre Aköz, Oray Eğin ve benim çok inandığım bir insan olan Engin Ardıç tarafından savunuldu. Yeni Şafak yazarı Ali Bayramoğlu bile bu olayı şiddetle kınarken, Bülent Arınç konunun titizlikle takip edileceğini ve sorumluların cezalandırılacağını söylerken, kraldan çok kralcı olan kimi “aydın”lar bu katliamı haklı çıkarmaya çalıştılar.

    Ben olayı farklı bir boyuttan anlatacağım şimdi.

    Filistin’e insani yardım götürmek için yola çıkan Mavi Marmara gemisi İsrail’den defaatle uyarı almış, müdahale edileceği söylenmişti. Bu uyarılar daha gemi yola çıkmadan başlamıştı zaten. Ancak onlar yüklerinin insani yardım olduğunu söyleyerek yola çıktılar. Sonunda gemi İsrail’in kalleşçe uluslararası sularda işgali ve sivilleri öldürmesiyle yolundan döndürüldü.

    Mavi Marmara gemisinin içindeki bir anne, pusetindeki bebeğiyle bir süre rehin tutulduktan sonra Türkiye’ye geri gönderildi. Onları gördüğümde gayri ihtiyari ben de sormuştum; “El kadar bebeğin ne işi var Filistin gibi bir cehennemde?”

    Öyle ya? Filistinli anneler evlatlarını orada ölümden korumak için canla başla mücadele ederken bu kadın nasıl bir cesaretle evladını ölüme götürüyordu?

    Hem İsrail’in götürdükleri yardımı Filistin’e sokmayacağını biliyorlardı. En iyi ihtimalle bir sıcak temasın olacağı bilinen bir gerçekti. Hem de İsrail’in güvenilmez bir ülke olduğunu zaten ideolojik kodlamaları kendilerine fısıldıyordu. Buna rağmen o bebek neden gitti oraya? Anneni gitmesi kendi tercihidir. Ama ya bebek? Bu çocuğu bırakabileceği hiç bir yer yok muydu? Sorular çoğalıyor olayın anlamsızlığı da gün yüzüne çıkıyordu.

    Ama bu soruları bugün “Hamile kadının eylemde ne işi var?” diyen abilerimiz soramadılar o dönem. Onlar İsrail’in insanlık dışı tavrını yazdılar. Yazmaları gereken de buydu. Doğrudur. Ama bir annenin evladına karşı ilgisini madem bu kadar önemsiyorlardı, neden Filistin’e giden anneyi eleştirmediler?

    Üstelik bizim gençler, kendi ülkelerine güvenmişler, herhangi bir silah teçhizat almadan pankartlarıyla sokağa dökülmüşlerdi. Belki sığ bir söylemle “bağırıp çağırıp” gideceklerdi. Onlara Mavi Marmara’daki gibi güvenmedikleri İsrail ordusu değil, güvendikleri ülkenin kendi ülkelerinin polisi şiddet uyguladı. Kadınların kasıklarını erkeklerin burunlarını ve gözlerini patlattı.

    Ve bu durumda bile haklarını bangır bangır savunacak manşetlere taşıyacak bir tane şerefli medya aygıtı bulamadılar. Aksine suçlu oldular. Kendilerinden olana mübah saydığını karşısındakine yasak gören bir avuç elitist aydın tarafından.

    İşte empati Demokles’in kılıcı gibi sallandığında başınızın üstünde, saçmalamayı bir kenara bırakır ve tüm insanlar için aynı şeyi düşünmeye başlarsınız.

  • tekel’ciler beter olsun

    0

    http://www.haberbu.com/haber_resim/tekeli%C5%9F%C3%A7ilerieylemn.jpg

    kendi hesabıma tekelcileri hakkındaki görüşüm budur. son dönemde ak parti’yle çok mezvuda karşı karşıya gelmiş ipleri kopartma noktasına varmış olsam da bu mevzuda arkalarındayım.

    gün oluyor, sıkışıyorum paraya. üç işte birden çalıştığım oluyor. aldığım para 400 tl’yi geçmez. bu adamlar binlerce tl’yi cebe indirip yatarken ben neticemden ter akıtarak ufacık bir kaynak yaratmanın derdindeyim. ve şimdi bu adamlar üç paralık devrimci jargonuyla “haklarını” istiyorlar.

    kıdem tazminatlarını almışlar; açlık grevine, iş bırakmaya gidiyorlar. iş bırakmak için önce çalışmak gerekir. bilmelerini isterim.

    bu memleket hep böyle. kuyruğuna basana kadar hukuk yok. basıldığında “adalet, eşitlik” diye ağlıyor herkes. send arbe planlayacaksın, bunun için raporlar hazırlayacak toplantıalr düzenleyeceksin, içeri alınınca da hukuk diyeceksin.

    tekel işi de buna benzer seyrediyor nedense, aylarca hatta yıllarca benim elektrik senin su faturandan toplanan onca parayı cebe indiren işçinin aklına şimdi özgürlük eşitlik geliyor.

    gençten iki-üç sünepeyi arkalarına takmak için de ordan burdan apartma bir devrimci jargon atıyorlar ortaya. komedinin büyüğü, sendikacılığın daniskası.

    tekelcilere sözde “hakları” verilirse, bundan sonra su faturası ödemeyeceğim. götünü devirip bin küsur lira maaş almak işçinin hakkıysa, bedava su da benim hakkım!