Archive for the ‘Edebiyat’ Category

  • Saylanmaz!

    0

    Nilüfer dinliyorum, kafam dumanlı.

    Hani giderken bana demiştin ya sen, yolcu yolunda gerek…

    Çocukken saklambaç oynardık. Bir keresinde aynı yere saklandığım çocuk beni yola ittirip açık etmişti. Sobelenmiştim. O zaman öğrendim “Saylanmaz!” bir oyunu iptal ettirme yetkisine sahip en sihirli kelimeydi. Şimdi o vakitlerimden “çocukken” diye bahsedebilecek kadar büyümüş olan ben yediğim sobeleri sayıyorum. Hepsi vücudumun muhtelif yerlerine yerleşmiş bisiklet morlukları gibi kalbime kaydolmuş. Üstlerine basıp basıp arkaik bir haz duyuyorum. Bir acıseverin soslu satırlarını okuyorsunuz siz de.

    Kaç yılda tükenir bir ilişki? Kaç yılda bıkar da taraflar, kangren olmuş bir uzuv gibi kesip atarlar onlarca hatırayı? Kaç kavga silebilir ilk el ele tutuştuğunuz o karanlık caddeyi? Hangi uyuşuk alışkanlık yerini tutabilir ilk sohbetlerin kem-küm telaşını. Eli ayağı bir yere koyamamanın verdiği heyulayı, biteviye heyecanı. O heyecanın arasına sokuşturulmaya çalışılan iki saçma espriye gülücük eklemenin ezilmişliğini. Karşı tarafın o ezilmişliğe gülüşünü espriye yormanın iyimserliğini. O iyimserliğin peşine takılan “ulan her şeyi berbat ettim” kötümserliğini…

    Ve kaç ayrılık yeniler ikinizi, her biri ayrı ayrı yenik düşürürken yüreğinizi.

    Şimdi elini tuttuğun sevgili, en değerli şeyindir senin. Kristal bir vazoyu taşır gibi taşımalısın yüreğini. Kırmayacak kadar narin, düşürmeyecek kadar güçlü tutmalısın ellerini.

    Ve biliyorum bu sözler de boş gelecek sana.

    Ve biliyorum çünkü sen bir ilişkinin sonuna yaklaştığını hissediyorsun.

    Ve biliyorum yine de umursamıyorsun.

    Ve bilmiyorsun umursamadığın şeyleri gerçekte unutamayacağını.

    Unutamazsın, ya da aslında bir süre hatırlamazsın. Sonra bir gün, öylesine yolda yürürken… Kalp krizi gibi gelir, oradan böğrüne yükselir, boğazından kusar gider hepsi. Kusunca da bitmez ha. Nöbet olur gece gündüz kovalar ardın sıra. Aydınlatma direklerine tutunur ağlaya ağlaya kendine anlatırsın bütün bir ömrünün en güzel 45 saniyesini.

    Nefret etme noktasına geldiğinde bile aklının bir kenarında o en sevdiğin halinin fotoğraf karesi piç gibi sırıtıyor ya… Ben o hisse bitiyorum arkadaş. Aklın kaç türlü oyunu varsa, hepsine mantıklı bir açıklama bulabilirim, ama sokakta gördüğün alelade bir surata onun suretini iliştirmenin mukayese etmenin mantığını çözemedim. Takılıp kalmak mı bu?

    Arızalı mıyım ben? Üstünden geçen bir ton şey neyin nesiydi o zaman? Orada burada edilmiş sohbetlerde ortaya atılmış ama filiz vermemiş flört tohumları neydi? Kilometrelerce teptiğim yollar neyin nesiydi? Verdiğim onca emek nereye gitti de ben hala o ilk kaybettiğim emeklerimin arkasındayım?

    Gene mi biri itti beni bu yol ortasına. Gene mi sobelendik anasını satayım. Yok arkadaş! Saylanmaz! Benim canım yandı bu oyunda. Ta en başından en doğru kararları verdiğim en doğru insanları tanıdığım yeni bir hayata sıfırdan başlamak istiyorum ve bu kez saklanmadan ve sobelenmeden yaşamak istiyorum.

    Neysem oyum, değiştiremem. Kimse değiştiremedi, kimseyi de ben değiştiremedim.

    Hani giderken bana demiştin ya sen, yolcu yolunda gerek.

    Yolun da… Yolcunun da…

    Sağlıcakla

    http://fizy.com/#s/1agmiv

  • Sen ve Ben!

    0

    Yolda tesadüfen gördüğünüz birine gülümsemenizle onun için kalan ömrünüzü feda etmeniz arasında geçen süreye aşk denir. Gerçek bir aşkın uğrunda da ölürsünüz zaten..

    Şu anda dünyanın farklı bir kentinde bir platonik aşık yastığına sarılmış ağlıyor, bir başka çift tek kişilik bir yatakta cenin pozisyonunda sızmış uyuyor, bir diğeri ucuz bir kıskançlık tartışmasının ortasında bağırışıyor, yaşlı bir adam yeni kaybettiği karısı için kutsal kitabının sayfaları arasında gözyaşı döküyor.. Dünya aşk için aşkla dönüyor.

    Sadece “sen” ve “ben” sevgili okuyucu… Sevdiğimizin sıcak kollarına tercih ettik bu yazıyı. Birimiz yazıyor, öbürümüz okuyoruz.

    İnsanın belki de en ilginç duygusu kendini birine ait hissetmek. Kendi özgürlüğüne “ben”liğine sınır koymayı kendine ihanet sayan insan nasıl bir “sen” buluyor da onun kollarında eriyip gitmekten çekinmiyor. Belki de “ben”i sınırlandıran bütün dikenli telleri alıp o “sen”in eline vermektir aşk. Şarkıdaki gibi “Al beni ne yaparsan yap..” diyebilmektir.

    Kendi dünyanızda “ben”li cümlelerinizle bir hayat idame ettirmeye çalışırken birden çıkar karşınıza. Gördüğünüz ilk andan itibaren tanımak hakkında daha çok şey bilme isteğiyle doldurur zihninizi. Artık cümlelerinizde hep “sen” vardır. Onun sevdiği filmler, müzikleri konuşursunuz. Mutluluğunu temin edip, mutsuzluğunu irdelemeye çalışırsınız. O hep ben dediğiniz hayat artık hep sen olmuştur.

    Bir gün “Sen”in karşısına çıkıp “Sen ve Ben!” diyebilirseniz ala. Eğer o da “Bu çok uzun gel şunu BİZ yapalım” derse pek ala! Bundan sonra hayatınız Sen ve Ben’in kurduğu BİZ’i yaşamak ve güçlendirmek üzerine olacaktır. Gayrısı çok da mühim değildir zaten.

    Aşk’ın birden fazla yaşanabileceğini düşünenlerden değilim. Belki de bu bir tür “züğürt tesellisi”. Hayatımdan çıkanlar belki de benden çok sonra o meşhur “gerçek aşk”ı buldular. Ama ben inandıklarımla kısmen mutluyum. Çünkü bir kere kapıldınız mı hayatın koşuşturmasına. Sıcak bir sinema salonunda öpüşmenin ilk tadı kalmıyor dudaklarınızda. Pamuk şekeri eskisi kadar sevmiyorsunuz, çünkü tek başına pamuk şeker yiyip sırıtan bir adam olsa olsa komiktir. O kadar da sevimli bir görüntü değil.

    Şimdi bu yazıyı niye yazdım? İnan ben de bilmiyorum sevgili okuyucu. Ama bir sevgilin varsa, hayatının kalanını geçireceğin ve uğruna öleceğin bir adam/kadın. Şimdi sıkı sıkı sarılmanı isteyeceğim ona. Eğer yanında değilse sarılacağın bir telefon olsun. Ve o daha ilk cümlesini kurmadan fısılda kulağına;

    “Seni Seviyorum.”

    O size cevap veremeden bir kere daha girin söze;

    “Sana aşığım.”

    Çünkü hayat bunu söyleyemediğin bir tek anın bile pişmanlığıyla çekilmez olabilir. Uyandırayım.

    Bu güneşli Pazar günü tüm güzelliğiyle sizindir. Doya doya yaşayın.

    Tüm dünyanın “Sen”leri ve “Ben”lerine. Aşkla..

    http://fizy.com/#s/3txy3m

  • olduramayanlar…

    0

    Kendine hükmeden herkese hükmeder. Kendine hâkim olamayan da herkesin hükmüne tabii olmaya mahkûmdur.

    Bu yolculukta kendini arıyorsun aslında. Sevdiklerini seviyor, kızdıklarına sövüyorsun. Kendin gibi birini bulmak, ya da elinde olanı kendine benzetmek için durmadan savaşıyorsun. Kendinde herkesten farklı ama bir yandan da normale uygun ama daha sıra dışı diğerlerinden “farklı” olan bir şey arıyorsun. Sonra yanında sana benzeyen başka bir “farklı” olsun istiyorsun.

    Dünyaya geldiğin ilk andan beri yalnızsın aslında. Ve o andan bugüne ne yaptıysan kendin için yaptın. Yedin içtin gülüp ağladın, okullar okuyup meslek edindin. Sevdin, seviştin ayrıldın ve yoruldun. Ne annen, baban, ne yarenin dostun var yanında. Onlar belki aralarda es verdiğin acılarına ortak oldular. Birer lahzaydı varlıkları ve birer birer hiç oldular.

    Sense yürümeye devam ettin.

    Şimdi bir kıyıda durmuş, uzaklara bakmaktasın. Heyecanlısın. Okyanuslar… Bilinmez!

    Bütün Trenler elbet yalnızlar garında durur. Zor da olsa öğrendim. Sen de öğren diye söylüyorum. Yaşayacak çok şey var, ve tüm bunları yapabilmek için çok az vakit.

    Onun için, bu sefer oldurabilmek için;

    Çalış durmadan!

    Sev durmadan!

    Kavga et durmadan!

    Mücadele et durmadan!

    Kazan ve kaybet durmadan!

    Çünkü hayat kazanmak yada kaybetmek değil, kazanmak için mücadele etmek ve kaybettiğinde oturup ağlamaktır.

    Kopma hayattan!

    Çünkü hayat, ışıklı bir bilgisayar ekranı, ya da dört duvar arası bir oda değildir.

    Hayat, aylak muhabbeti ettiğin iki yancı arkadaş, başına durmadan bela açan arıza bir dost, hiç kavuşamayacağın bir sevda ve bunların arasında-uzağında kurduğun hayallerdir.

    Hayal et durmadan! Hayal etmezsen ölürsün.

    80’lerin çocukları Tutunamayanlar’ı okudu. 90’ların çocukları “olduramadım”ı mırıldanıyor. Oldurana kadar, olduğu kadar…

    http://fizy.com/s/1qaiy6

  • Trenler

    0

    Çocukluğumdan hatırladığım tek şey; tren vagonları ve istasyonlar.

    Babamı tek hatırladığım yer de istasyonlardır benim. Her yılın Ağustos’una yaklaşırken tekrar boğazıma düğümlenir adı. Tıkanır kalırım. Ne siyaset ne aşk ne iş güç kar etmez oluyor. Her yılın Ağustos’u ağır geçiyor.

    Babamın oğlu olmaktan erken emekli olduğum bu hayatta oğlumun babası olacağım günlerde nasıl bir baba olacağımı bile bilmiyorum. Sanırım babamla yaşayamadıklarımı deneyeceğiz oğlumla.

    - Bu gömleğin üzerine o kravat gider mi baba?

    - Baba…şey… bi kız var…

    - Baba bak ÖSS’de 310 puan almışım!

    - Baba hadi gel kafaları çekelim!

    - N’olcak bu memleketin hali be baba!

    - Baba ilk buluşmada ne giysem sence üzerime?

    O kadar erken gittiniz ki baba. Bir trene bindiniz ve kayboldunuz. Sen , senden az önce anneannem, Mesude teyze, ilkokuldan Esra, onun komşusu uzun boylu çocuk, öğretmenim Raşit Karaduman, Döndü hoca, Okan, Semih, Yunus… Bir kompartımana doluştunuz. Kiminiz kayıplara karıştınız, kiminiz ölümlere özne oldunuz ve gittiniz.

    Sana dair tek hatırladığım şey trenler. Kompartımanlarda uyuyakaldığımız o geceler. Ama biz son durağa geldiğimizde gün doğardı be baba. Sen o gün son durağa gelip indiğinde, ben günün battığını gördüm. Bir şehrin üzerine, çocukluğumun tam göbeğine…

    Yaşlandıkça sana ne kadar ihtiyacım olduğunu fark ediyorum. Ne çok şey varmış konuşabileceğimiz. Ne çok şey varmış senden öğreneceğim. Sen olmadığın için 2-0 yenik başlıyorum her güne biliyor musun baba?

    Seninle yapamadıklarımızı kendi oğluma yapmak istiyorum o yüzden. Dertleşebilmesini istiyorum benimle. Kafaları çekebilmek istiyorum. Gömleğine uygun kravatı bulduğum, sevgilisi için ağladığında bana sarıldığı günler hayal ediyorum. Artık tek dileğim oğlumu ayakları yere basıncaya kadar yalnız bırakmamak.

    Seni çok özledim baba…

    Bugün çok özledim.

    Söylesene bir daha ne zaman trene bineriz?

    Ne zaman uyuyakalırız bir kompartımanda tekrar?

    Sabah kahvaltımızı hangi pastanede yaparız?

    Sen otur. Ben taksi bulurum artık baba. Çok büyüdüm yokluğunda…

    Seni hiç unutmadım baba…

    Hatıralarımız tren vagonlarında. Ne zaman yanımdan olanca hızıyla bir tren geçse, bir rüzgâr olup yanımdan estiğini de biliyorum. Seni çok seviyorum.

    Bir Ağustos’a daha yaklaşırken, kalbi sıkışmakta olan oğlun, Onur.

    O karanlık 17 sabahında, babamla beraber o trene binen yüz binlerce deprem şehidine Allah’tan rahmet dilerim.