Archive for the ‘Kişisel’ Category

  • Fotoğrafium Yarışma açmış :)

    0

    Fotografium Canon 600D profesyonel fotoğraf makinesi hediye ediyor! Yarışmaya katılarakCanon 600D KitManfrotto 055XProb tripod ve Kata123Go-30 fotoğraf çantası kazanma şansı yakalayın! http://blog.fotografium.com/fotografium-canon-600d-hediye-ediyor/ sayfasını ziyaret ederek yarışma hakkında diğer bilgilere ulaşabilirsiniz.

  • Saylanmaz!

    0

    Nilüfer dinliyorum, kafam dumanlı.

    Hani giderken bana demiştin ya sen, yolcu yolunda gerek…

    Çocukken saklambaç oynardık. Bir keresinde aynı yere saklandığım çocuk beni yola ittirip açık etmişti. Sobelenmiştim. O zaman öğrendim “Saylanmaz!” bir oyunu iptal ettirme yetkisine sahip en sihirli kelimeydi. Şimdi o vakitlerimden “çocukken” diye bahsedebilecek kadar büyümüş olan ben yediğim sobeleri sayıyorum. Hepsi vücudumun muhtelif yerlerine yerleşmiş bisiklet morlukları gibi kalbime kaydolmuş. Üstlerine basıp basıp arkaik bir haz duyuyorum. Bir acıseverin soslu satırlarını okuyorsunuz siz de.

    Kaç yılda tükenir bir ilişki? Kaç yılda bıkar da taraflar, kangren olmuş bir uzuv gibi kesip atarlar onlarca hatırayı? Kaç kavga silebilir ilk el ele tutuştuğunuz o karanlık caddeyi? Hangi uyuşuk alışkanlık yerini tutabilir ilk sohbetlerin kem-küm telaşını. Eli ayağı bir yere koyamamanın verdiği heyulayı, biteviye heyecanı. O heyecanın arasına sokuşturulmaya çalışılan iki saçma espriye gülücük eklemenin ezilmişliğini. Karşı tarafın o ezilmişliğe gülüşünü espriye yormanın iyimserliğini. O iyimserliğin peşine takılan “ulan her şeyi berbat ettim” kötümserliğini…

    Ve kaç ayrılık yeniler ikinizi, her biri ayrı ayrı yenik düşürürken yüreğinizi.

    Şimdi elini tuttuğun sevgili, en değerli şeyindir senin. Kristal bir vazoyu taşır gibi taşımalısın yüreğini. Kırmayacak kadar narin, düşürmeyecek kadar güçlü tutmalısın ellerini.

    Ve biliyorum bu sözler de boş gelecek sana.

    Ve biliyorum çünkü sen bir ilişkinin sonuna yaklaştığını hissediyorsun.

    Ve biliyorum yine de umursamıyorsun.

    Ve bilmiyorsun umursamadığın şeyleri gerçekte unutamayacağını.

    Unutamazsın, ya da aslında bir süre hatırlamazsın. Sonra bir gün, öylesine yolda yürürken… Kalp krizi gibi gelir, oradan böğrüne yükselir, boğazından kusar gider hepsi. Kusunca da bitmez ha. Nöbet olur gece gündüz kovalar ardın sıra. Aydınlatma direklerine tutunur ağlaya ağlaya kendine anlatırsın bütün bir ömrünün en güzel 45 saniyesini.

    Nefret etme noktasına geldiğinde bile aklının bir kenarında o en sevdiğin halinin fotoğraf karesi piç gibi sırıtıyor ya… Ben o hisse bitiyorum arkadaş. Aklın kaç türlü oyunu varsa, hepsine mantıklı bir açıklama bulabilirim, ama sokakta gördüğün alelade bir surata onun suretini iliştirmenin mukayese etmenin mantığını çözemedim. Takılıp kalmak mı bu?

    Arızalı mıyım ben? Üstünden geçen bir ton şey neyin nesiydi o zaman? Orada burada edilmiş sohbetlerde ortaya atılmış ama filiz vermemiş flört tohumları neydi? Kilometrelerce teptiğim yollar neyin nesiydi? Verdiğim onca emek nereye gitti de ben hala o ilk kaybettiğim emeklerimin arkasındayım?

    Gene mi biri itti beni bu yol ortasına. Gene mi sobelendik anasını satayım. Yok arkadaş! Saylanmaz! Benim canım yandı bu oyunda. Ta en başından en doğru kararları verdiğim en doğru insanları tanıdığım yeni bir hayata sıfırdan başlamak istiyorum ve bu kez saklanmadan ve sobelenmeden yaşamak istiyorum.

    Neysem oyum, değiştiremem. Kimse değiştiremedi, kimseyi de ben değiştiremedim.

    Hani giderken bana demiştin ya sen, yolcu yolunda gerek.

    Yolun da… Yolcunun da…

    Sağlıcakla

    http://fizy.com/#s/1agmiv

  • Sınırlı bir yaşamda başarının sırrı

    2

    Bu konuşmayı Steve Jobs’a veda etmek için duygu sömürüsü için falan paylaşmadım. Aslında koyu tuttuğum yerler ve genelinde tüm metin bize çok büyük dersler veriyor. İçimizdeki sese kulak vermemizi hayatın kısa olduğunu ve insanın tek yatırımı olan hayallerine yönelmesi gerektiğini fısıldıyor.

    Bizim liderlerimiz ya da başarılı girişimcilerimiz genelde kendi ideolojilerini ve yaşam felsefelerini methetmek için toplantılar düzenler konuşmalar yaparlar. Ben henüz şu konuşmadaki kadar insan özgüven aşılayan bir ruh yakalayabilmiş değilim. Bizim liderlerimiz, kanaat önderlerimiz kendiegolarını tatmin etmek peşindedir çünkü.

    » Read the rest of the entry..

  • Şehir ve İnsan

    0

    http://twitter.com/#!/onurtrklmz/status/120782332780220417 devamı…

    Gerçekten de insan yaşadığı şehrin fiziki yapısıyla ruhunu biçimlendiriyor. Bu bilinç dışında gelişen bir olay olmakla birlikte bizi doğrudan doğruya etkiliyor. İnsan yaşadığı şehre biçim verdikçe aslında kendi ruhuna da biçim vermiş oluyor.

    Karışık şehir sorunlu insanlar demektir. Çünkü insanlar zaten günlük yaşamın var olan stresinin üzerine bir de şehrin düzensizliğiyle mücadele etmeye girişirse bu sorunları daha da katlar. Dar sokaklara park etmiş araçlar, karmakarışık otobüs durakları, sıkışık trafik insanların zaten var olan kısıtlı zaman/yoğun iş stresinin üzerine eklendiğinde hayat iyice çekilmez olur.Kirli bir şehir yüreğinde yersiz korkular taşıyan kirlenmiş ya da kirletilmiş insanların şehridir.

    Şehir temizlendikçe insan kendini yeniden doğmuş hisseder. Düşünün ki her sabah tertemiz sokaklardan geçip işinize gidiyorsunuz. Evlerin camlarında üç beş saksı… Düşünün ki düzenli bir toplu taşıma sistemi içinde, ya da iyi planlanmış ve düzenlenmiş yollarda tahmin ettiğiniz sürelerde gideceğiniz yerlere ulaşıyor, şehrin size sağladığı eğlence mekanlarında iyi vakit geçirebiliyor, park alanlarıyla gün sonunda rahat bir nefes alabiliyorsunuz. Bir şehir size daha ne verebilir ki?

    Mesela Kültür Sanat… Değişik tiyatro oyunları ve sinema gösterimlerinin yanı sıra imza günleri, sergiler, prömiyerler, söyleşiler gibi özel kültür sanat etkinliklerinde gündelik hayatın dışında farklı zaman geçirebiliyorsunuz.

    İnsan şehrine bu imkanları getirdikçe şehir de onu etkileyecek ve modernize edecektir. Şehre yapılan yatırım insana eninde sonunda geri dönecektir.

    Uzun zamandır yaşadığım şehirde düzensizlik başıboşluk alıp yürümüştü. Her yerin eski ve bakımsız oluşu bir yana şehrin bir silueti ve ruhu da yoktu. İnsanlar da belki de bundan pay alarak daha içine kapanık ve karanlık idiler. Ama son zamanlarda bir şeyler oluyor. Şehrin altyapısı değişiyor, sokaklar güzelleşiyor, caddeler düzenleniyor, ulaşıma çeki düzen veriliyor, her şey ve her yer yenileniyor. Sanki Sakarya yeniden nefes almaya başlıyor.

    Bu değişimde emeği geçen yerel yöneticiler ve sivil toplum Sakarya halkını daha açık bir toplum haline getirmek için var gücüyle mücadele ediyor. Özellikle Ramazan’da daha da artan Kültür faaliyetleri yılın tüm zamanlarına yayılmış durumda. Ben artık şehrimde daha huzurlu yürüyorum. Çünkü bir şeylerin değiştiği yeni bir ümidin şekillendiği bir şehir görüyorum. Çünkü daha düzenli daha temiz ve daha modern bir kent görüyorum. Ve bu kenti gördükçe onun bir parçası olarak kendimi daha iyi hissediyorum.

    Elbette değişim kolay olmayacaktır. Elbette bir dönem huzursuzluklar yaşanacaktır ve elbette alışılmış düzenden vazgeçmek son tercih olması istenebilir. Ama görünen o ki şehrin yeni hali eski halini pek de aratmıyor. O halde yeni şehri sevmeye başlamak ve eski şehrin sıkışık, huzursuz ve kasvetli havasına veda etmek gerekiyor.

    Şehirlerin ve içinde yaşayan insanların gelişimi paraleldir biraz biraz. Şehir güzelleştikçe insan da kendi içindeki güzelliği keşfedecektir. Şehre yeni nefes üflemek kolay olmayacak, ama bu taze nefes belki de hepimizin ruhuna üflenecek ve hepimiz daha güzel bir şekilde huzurla yaşayacağız.

  • Aptal Adam

    0

    Hayatta herkes eşit değil. Bazılarının zekasını kullanma imkanı daha sınırlı. Bunlara aptal diyemezsin. Bazısında akıl zaten yok. Onlara deli diyor gülüp geçiyorsun. Ama cahilliği özümsemiş ve bu gözü kapalı haliyle mutlu olan, yeni bir şeye, kendi düşündüğünden yaşadığından farklı bir şeye klendini kapatan adama da sapına kadar aptal diyebilirsin.

    Kimdir aptal adam? Özetle yukarıda anlatmaya çalıştığım kıvamda bir insandır. Onun için yegane bir doğru vardır. Herkesin ona biat etmesini ister. Biat etmeyen haindir alçaktır. Onun tuttuğu takımı tutmayan namerttir, onun oy verdiği partiye oy vermeyen gerikafalıdır, onun istediğini yapmayam ondan aşağı durumdadır. Devamlı bir habis ve küçümser hava içindedir. Zira onun tercihleri ve o mükemmeldir.

    Aptal adam; oy verdiği partiyle övünür. Çünkü onun oy vermesiyle o fikrin değer kazandığını sanır.

    Aptal adam oy verdiği partiyle övünürken ironik bir şekilde ona deli gibib biat eder. Partinin her sözünü Allah kelamı gibi beynine kazır.

    Aptal adam partisini/ideolojisini eleştiremez. Çünkü onda birincisi eleştirecek kapasite yoktur, ikincisi eleştirmeyi kendi gururuna ve biadına yediremez.

    Aptal adam partisini eleştireni ihanetle suçlar. Onunla aynı partiye oy vermiş bile olsa (sanki bu mazur görülebilir bir faktörmüş gibi) başka biri onun idolojisini eleştiremez. Herkes parti/ideolojiye onun gib biat etmelidir. Çünkü onun her şeyi mükemmel olduğu gibi biatı da mükemmeldir.

    Aptal adamın kadınlara saygısı yoktur. Sevgilisini aşağılar, evlendiğinde karısını döver, kavgada söverken ana-bacı tanımaz. Keza kendi ana-bacısına da saygısı yoktur. Çünkü aptal adamın lugatinde kadının “karnından zıpayı, sırtından zopayı” eksik edemezsin. Böyle yapmayanlaran da kılıbıktır hatta cinsel sorunları vardır, ve hatta eşcinsel falandır (sanki hakaretmiş gibi).

    Aptal adamın aşağılık kompleksleri vardır. Sürekli size elinizde olanlarla ilgili olarak saldırır. İşinizi evinizi ailenizi sevgilinizi varlıklarınızı gözünüze sokar. Onları size karşı kullanmaya çalışır. Sizi onları tüketmeye karşı kışkırtır. Sizin hiçbir şeye sahip olmanızı istemez. Sizi içten içe deli gibi kıskanır ama belli etmez. Bir gün ola ki bir konuda size yetişirse onu da sizin gözünüze sokarak reklam eder. Aşağılıktır.

    Aptal adama göre sadece kendi inandıkları gerçektir, onun inandıkları da hep doğru işler yapar. Onun inandıklarına onun gibi inanmayan herkes şerefsizdir, haindir. Ama aptal adamın kendine karşı gördüklerine karşı geliştirebileceği çok fazla bir argüman olmadığı için onlara tek yolla saldırır. Hakaret!

    Evet aptal adam hakaret etmeyi sever. Aşağılamaktan zevk duyar. Küçük görmeyi iş edinir. Böyle yaşar çünkü. Böyle varlığını sürdürebildiğine ve ayakta kalabildiğine inanır. Diğer insanları bir böcektir ve ezilmeye mahkumdurlar çünkü.

    Aptal adam mübarek bir gecede şöyle iç karartan, insanın yumruklarını sıktıran çenesini zonklatan bir yazıyı yazdırma sebebidir. O bir sürüngendir. Ve kendine benzeyen sürüngenlere yaranmak için aptallığını gözü kapalı savunur ve sürdürür.

  • bitmez, değişir…

    0

    Bir kıza aşık olmuştum.

    Onu görmek için bir buçuk saatlik yolu çekmem gerekiyordu. Bana her “gel” dediğinde koşarak teptim o yolu. Bazen heyecanla, bazen öfkeyle, bazen aşkla bazen korkuyla gittim. Yanında olduğum her anı cennetten çalınmış bir saniye bildim.

    Ve orta boylu hayallerim vardı. Yarı aristokrat bir aile oluruz diye düşünmüştüm mesela. Ben akademik kariyerimi tamamlarken o da bir bankanın ya da ne bileyim bir şirketin üst düzey bir yöneticisi olurdu. Bahçe içinde sakin bir evimiz, kendi halinde bir hayatımız, kızımız. Ben pek haz etmesem de köpeğimiz falan..

    Sonra o kız beni terketti.

    Hayallerimi küçülttüm. Evi apartman dairesine çevirdim. Tek kişiye 2 göz oda yeter dedim. Köpeği pet shop’a iade ettim. Kitaplarıma gömüldüm. İşimle yordum kendimi. Senin birinin her isteğini yerine getirmen, onun da senin her isteğini yerine getireceği anlamına gelmiyordu çünkü. Mükemmel insan diye bir şey yoktu. Ben de hayallerimden kırptım, gözlerimi kararttım.

    Bugün dönüp geriye bakıyorum. Hayatımda iki büyük kayıp yaşamıştım. Ben onlar “bitti” dedikçe hayatımın farklı yerlerinden bana göz kırptılar.

    Babama hiç benzemeyeceğimi sanırdım. Çünkü onu örnek alabilecek kadar uzun görememiştim. Ben olsa olsa dedemle dayımın ortalama bir karışımı olabilirdim kendi gözümde. Çok sonra onun gibi düşündüğümü, onun gibi konuştuğumu fark ettim. İçime atmayı babamdan öğrenmişim mesela, sessizliği, ketumluğu, biriktirip öfkeyle haykırmayı ondan (ç)almışım. Var olanla inceden ters düşmeyi, muhaliflik taslamayı, yine de o bıçak sırtında kimseyi kırmadan ilerlemeyi velhasıl siyaset yapmayı babamdan öğrenmişim.

    Şimdi ne zaman bir köşe yazısı okusam babamı anıyorum, ne zaman içli bir şarkı dinlesem o kızı. Hayatımda iki kayıp var demiştim. İkisi de bitti dedikçe kuytu köşelerden bana “şuramda” bir yerde olduklarını hatırlatmayı sürdürüyorlar. Bitmiyorlar, ama durmadan değişiyorlar. Bir gün öfkeye, öbür gün hasrete, sonraki gün umursamazlığa dönüşüp yürüdüğüm yolda etrafımda pervane gibi dönüp duruyorlar işte.

    İşte bu yüzden sözümü değiştirdim. Yine “herkes akıllı bir ben deli”yim ama, bitti diye bastırdığım şeylerin bitmediğini sadece değişerek aklımın derinlerine bir yere saklandığının farkında olan bir deliyim.

    ilk hayatla ikincisi arasında bir ömür vardır. hiçbir şey bitmez, her şey değişir…

  • özet geçiyorum…

    0

    haziran bitiyor halen tatile çıkamadım. görünüşe göre de bu yaz da diğerlerinde olduğu gibi tatil hayal olacak. ama allah’tan 1-2 manyak arkadaşım var da onlardan birinin sayesinde denize girme şansım oldu.

    iş her zamanki gibi. yoğun basık ve sıkıcı. bırakıyorum birikiyor, birikenleri arada gidip topluca hallediyorum. (tamam koy oraya kanişin yanına grup dalıcam yorgunum psikolojisi)

    okul uzadı. öyle böyle değil hem de baya uzadı. uzamaz dedik ama önünü alamadık. artık biterse ekime bitmezse … öhm neyse vakti var baya yani. yaz okulu için 3 ders aldım ama onların da bu tırt ortalamayı kurtarması pek kolay değil. velhasıl sakıp ağanın dediği gibi çalışamaah çalışmaah çalışmaah gerek!

    bir süredir orhan koloğlu’nun “kim bu Mustafa Kemal?”ini okuyorum. Türkiye’den bir yazar Atatürk ve milli mücadele gibi çetrefilli konulara hayrettir ki tarafsız yaklaşabilmiş. o yüzden elimden düşmedi zaten yoksa 40 sayfalık ömrü yoktu.

    bilgi-kültür‘ün seminerleri sayesinde biraz daha okuduğum okulu hatırladım. bünyamin hoca’nın katkısını inkar edemem. KPSS puanımla 3-4 tane daha kadroya tercih yaptım. pek umudum yok ama hayırlısı. bu gece idare hukuku kitabını elime aldım. daha kapağını açmadım hala masada duruyor.

    velhasıl durumlar her zamanki gibi. karışık.

    not: bir de bu yazıda hal-i pür melal kelimesini kullanacaktım. aha da kullanmış oldum.  bi de şu resimdeki kız (aka meryem uzerli, gerçek hayatta sempatiğin önde gidenidir. yengeniz olur. ağzınızı devşirin.)

  • bir çocuk sevdi…

    0

    Bir çocuktum, gördüm onu uzaklarda. İki kol aralığı mesafenin yıllar alacak kadar aralık olduğunu anladım. Gözlerimde yersiz bir keder, sahipsiz bir korku… Her şeye rağmen bir an gülümsedim. Sıcak sade ama yine de kuşkulu…

    Bir çocuktum, sevdim onu uzaklardan. Sanıyordum ki onun da özlemiydi sevmek, sevilmek. Ve kuytu bir gecenin sabahında yalnızca duygularıma soyundum kaldım. Sanıyordum ki onun da isteğiydi kendi duygularına sarılmak.

    Biraz çocuk biraz adam ve biraz da hiçtim. Biraz aşktan biraz hasretten biraz da vuslattan içtim. Sona geldiğimde elimde gözyaşından zaman demetleri, daha önce denenmemiş yeni bir yol seçtim. Şimdi bir elimde yarın öbür elimde dün…

    Kimse görmedi öylece yüreğimi içindeki sevgiyi büyüyen günbegün. Görmedi, göremedi ve göstermedim gayrısına. Bütün hüzünleri okşadım da birer birer, gizli bir ümide sarıldım ama yine de küskün.

    Erken ihtiyarladım hem de pek erken… Dünyanın haline bakıp güldüm geçtim.

    http://fizy.com/s/1ky2x6

    http://on.fb.me/jY4FzF

  • zamanın ruhu -1

    0

    ne okudum?: korkma ben varım’ı tekrar okudum geçen gece. hayatımda ilk kez bir kitabı bir günde bitirdim. tamam hatırladığım bazı yerleri atladım. o yüzden daha rahat bitti zaten. akıcı ve macerası bol bir kitap ama gerçeklikle bağlantısı koptukça siz de kitaptan kopuyorsunuz. fantastik türü sevenlere, içinde bizden öğeler taşıyan bir eser.

    ne izledim?: geçen hafta av mevsimi’ne gittim. çekim tekniği olarak gayet başarılı sürükleyici olmasına karşın, hikaye 2. bölümün başından itibaren çözülüyordu. yavuz turgul’un 10 yılda hazırladım demesine değecek bir öykü var mıydı? bilmiyorum. ama kastettiği kurguysa gerçekten o kadar emek verildiği belli. bu arada cem yılmaz’ı izlerken idris’ten çok arif’i izledim ben. onu bepenmedim. ayrıca oscar goes to okan yalabık.

    bi de arada dexter’ın birinci sezonunu bitirdim. insanı kendi içine yönelten işleri seviyorum. arada kan ve ceset görmek insanın içini kaldırsa da bunlar tv yayın ahlakına sığacak kadar küçük kareler halinde çekilmiş. bu arada rita yenge sen bizim her şeyimizsin!

    ne yaptım?: tam olarak hiçbirşey. bugün özetlemem gereken bir makale var. kendimi makalelerime adadım. 1-2 yıl önce hocalardan rica minnet aldığım kitap ve dergilerdeki makaleleri tarayarak bitirmeyi planlıyorum. elimde 720 sayfalık bir kitap var. içindeki 20 makale analiz için beni bekliyor: Yerel Yönetimler Üzerine Güncel Yazılar…

    ne dinledim?: Erkan Oğur – Mamoş türküsü. Memati’nin oğlu öleli beri her yerde çınlıyor zaten. Lakin türkünün kocasını aldatan bir kadının öyküsünü anlattığını öğrenince baya güldüm.

    ne yedim?: diyetteydim bozdum. kuzenimin doğum günü pastasını yedim.

    ara ara devamı gelir.

  • Bir Makale Değerlendirmesi

    0

    Kamu Yönetimi bölümü öğrencisi olarak aynı ve benzer bölümdeki arkadaşların ödev ve proje hazırlarken yaşadıkları en büyük sıkıntının kaynak bulma ve yorumlama ile ilgili olduğunu iyi biliyorum. Öncelikle problem kaynakların bulunmasında çıkıyor. Online veritabanlarının çoğunun sadece akademisyenlere açık olması kütüphanelerin fiziki şartları ve personelin yeterli donanıma sahip olmaması da önemli bir handikap.Ayrıca öğrenci olarak bizlerin de akademik bir makaleyi nasıl okuyacağımız ve yorumlayacağımızı bilmiyor oluşumuz da bir gerçek.

    İşte tüm bu detaylar üst üste binince örnek bir şablonda bir makale nasıl okunur nasıl yorumlanır ve hangi eleştirilere tabi tutulur göstermek gerektiğini düşündüm. Aşağıda bunun bir örneğini göreceksiniz. Makalenin kendisine TODAİE web sitesinden ulaşabilirsiniz.

    » Read the rest of the entry..

  • seni görmek ister her bahtı kara

    0

    Ankara!

    22 Ekim haftası yaptığım çat kapı Eskişehir gezintisinin bir gününü başkente ayırdım. Eskişehir – Ankara arası çalışan hızlı tren hattını da böylece denemiş oldum.

    Pazar sabahı Ankara’ya davet mesajını 11:45’de aldım, 10 dakika içinde hazırlanıp 12:00’deki hızlı trene yetişmek için evden alelacele çıktık. Tren biletini aldığımda saat 12’yi geçmişti. Son anda koşa koşa yetişebildim. Son yolcuyu aldıktan sonra hareket eden YHT gerçekten de vaad ettiği hızlı ve konforlu ulaşımı sunuyor.

    http://www.twitpic.com/32ewny

    Binişte sizi güler yüzlü TCDD personeli X-Ray cihazları ve özel platformlarıyla karşılıyor. (resmi dönüş sırasın erken çektiğim için güleryüzlü personelden henüz eser yoktu)

    Yolculuğun başında her yolcuya birer kulaklık veriliyor. Bunları koltuğun kolçağındaki yuvalara yerleştirip ister LCD ekranda yayınlanan filmin sesini isterseniz diğer 5 kanalda yayınlanan müziği dinleyebiliyorsunuz. Kulaklıklardan bir sennheiser performansı beklemek yanlış, yol boyu sizi oyalayacak seviyede.

    Vagonun ortasına yerleştirilmiş LCD tv’lerde bir sonraki durak ve anlık hız bilgileri altyazı olarak veriliyor. Ekranlarda dönen filmi takip etmek de yolculuğu keyifli kılıyor.

    Hostesler son derece kibar. YHT tam bir uçak havası veriyor. Koltuklar rahat ve sallantı çok düşük seviyede. Hız olarak maksimum 250 km/s yapıyor ve 2,5 saat olan Ankara Eskişehir güzergahını şu an için 1,5 saate indirmiş durumda. Arada durduğu Sincan İstasyonu da olmasa 1 saat 10 dakikaya inebilir bence bu süre.

    Efendim teknik detayları bir kenara bırakalım. Ne diyorduk? Hah, debdebeli bir sürecin sonunda Ankara’ya vardım. Şehir beni olanca karmaşasıyla karşıladı. Yeni yapılan Ankara Şehir Stadı dışarıdan bile etkileyici görünüyordu. Ama Sakarya’dan bildiğim o garabet mavi minibüsleri görünce sinir oldum. Ankara’yla ilgili ilk tespitim; Toplu taşıma iyi değil.

    Garın hemen karşısında yenilenen Gençlik Parkı var. Burası daha önce o kadar da tekin olan bir yer değilmiş. Ama 5-6 aydır ailelerin gezebileceği şekilde yeniden düzenlenmiş ve izbe görüntüsünden sıyrılmış. Burada kahvaltımı Bir adet Ayvalık Tostu’nu perişan ederek yaptım :-)

    Gençlik Parkı içindeki Lunaparka girdik. Burada çok acayip adrenalin makinaları var. Bunlarla pek de iyi hatıralarım olmadığı için uyuzum ben. Roller Coaster, Crazy Dance, Fırlatma gibi bir sürü acayip alet.

    Neyse yavaş yavaş yükselen dönme dolaba bindik de Ankara’yı cepheden görme şansımız oldu.

    İlk defa geldiğim Başkent’te Anıtkabir’i görmeden olmaz dedim ama şansım yaver gitmedi. 29 Ekim hazırlıkları nedeniyle kapalı olan Ata’nın Kabrine, Ankara’nın Kalbine giremedik. Bedbaht olarak tekrar metroya döndük. Ha Anıtkabrin olduğu kısıma metroyla gittiğimizi söylemiş miydim?

    Ankara’nın en başarılı bulduğum sistemi metro oldu. İki katlı bir metro hattı inşa edilmiş ve şehirde baştan başa yer altından ulaşım ağı kurulmuş. Halk da yoğun olarak kullanıyor bunu. Uzun mesafelere 10 dakikada erişmek mümkün oluyor. Londra halt etsin efendim!

    Ne yapalım, ne yapalım diye içimiz içimizi yerken, Kızılay meydanında bulduk kendimizi. Oradan aşağı doğru sallandığınızda karşınıza Abdi İpekçi parkı çıkıyor. Ve meşhur Ankara’nın Geyikleri… Bunların önünde poz vermemek olmazdı. Kadraja geyikleri ve beni sığdıran eller dert görmesin :-)

    Sıhhiye’de Ankara Üniversitesi DTCF önünden otobüse binerek Ulus’a geliyoruz. Otobüsler olabileceğinin en eskisi. İstanbul’da ben çocukken kullanılan bilet sistemi uygulanıyor. Açıkçası ısınamadım. Hatta yadırgadım.

    Ulus Ankara’nın ilk yerleşim bölgesi, Birinci ve İkinci Meclis burada. (burada gezi gurmelerine bir not, birinci meclis TBMM tarafından öğrencilerin ücretsiz ziyaretine açılmış, İkinci meclis için Kültür Bakanlığının 3TL’lik müze biletini satın alarak girebiliyorsunuz. Ayrıca Birinci Mecliste Fotoğraf çekmek kesinlikle yasak.) Ayrıca Türkiye İş Bankası’nın ilk şubesi de yine Ulus’ta. Onun hemen çaprazında ilk Sümerbank ve Mağazası bulunuyor. Ancak mağazayı daha sonra kapatıp LCW’ye çevirmişler, dokuyu bozmamak için harfleri de aynı şekilde basmışlar. Bunu gördüğümde çok gülmüştüm.

    Yine Ankara’nın meşhurlarından at üstünde Mustafa Kemal heykeli ve Ulus. O heykelin hemen ardında bombalanan Anafartalar Çarşısı. Burası Ankara’nın ilk alışveriş merkezi ve bir not; Türkiye’nin ilk yürüyen merdiveni burada kurulmuş. Sırf onu görmek için bile gelenler olmuş.

    Anafartalar Çarşısı’nın kenarından tırmanıyor ve Susam Sokağı’na geliyoruz. Ankara’nın en karışık yeri burası. Tamamen insan kalabalığı var. Ama oradaki fırından aldığımız tahinli ekmeğin tadı hala damağımda. Biz burada sırf toz yiyormuşuz diyorum hala. :-)

    Biraz daha yukarıda şu anda restorasyonu süren Hacı Bayram Veli Camii ve Türbesi karşılıyor bizi. Camiin etrafı konteynerlerle kapatıldığı için resim almak mümkün değil. Veli’ye dua edip dönüyoruz.

    Yavaştan akşam mı oluyor ne?

    19:00 hızlı trenine biletimi alıp güzel ülkemin başkentine veda ediyorum. Ve Eskişehir yolunu tutuyorum.

    Eskişehir sonrası Ankara biraz daha burun kıvırdığımı itiraf etmeliyim. Fazla plansız ve oturmamış buldum. Hele ki bu görüntünü başkentte var olması üzdü beni. Ama metropol olmaktan eksiği var mı bence yok. :-)

    yazıyla ilgili tüm fotoğraflar http://photobucket.com/onurtrklmz-ankara adresimdeki albümde.

  • Bir Gezi Yazısı (eskişehir)

    0

    İlk cümleler hep zordur. Ama onlar geldiğinde devamı çorap söküğü gibi gelir.

    Eve geldiğimden beri düşünüyordum bu yazıyı yazmayı. Ama nasıl anlatacağımı bilemedim. Zaten çok da planlı olmadı bu gezi. Saman alevi bir öfkeye sarınıp atladım trene ve her şeyi bırakıp gittim.

    Cuma akşamı 7:06′da Arifiye’de olacağını vaat eden Sakarya Ekspresi, 7:30′da geldi. bu ve bunun gibi üç tane daha hat var Ankara’ya giden (cumhuriyet, başkent ve doğu ekspresi). sanırım en konforlu olan Sakarya ekspresi imiş. Trende wi-fi internet bağlantısı ve her koltuk için elektrik prizi bulunuyor.

    Tren Arifiye’ye geç geldiği gibi Eskişehir’e de vaat ettiği saatten yarım sat kadar sonra ulaştı. Saat 22:00 sularında Eskişehir’e ayak bastım.

    O gece günü yorgunluğu nedeniyle ne trende ne de ilk kez ayak bastığım şehirde hiç fotoğraf çekemedim. Zaten çabucak eve yollandık.

    Ertesi sabah (gerçi biz kalktığımızda saat 12’ye geliyordu.) çok methedilen şehri dolaşmaya karar verdim. Dostumla beraber başladık Eskişehir turuna.

    Eskişehir genel anlamda Venedik ve Viyana’yı örnek alıyormuş. Şehrin tam ortasından geçen Porsuk suyu üzerinde gondollar ve botlar güzel bir şehir gezisi imkanı sunuyor. Ayrıca akarsuyun iki yakasına yayılmış eğlence mekanları kıyı keyfini ikiye katlıyor.

    Köprüden karşıya geçince ilk olarak karşımıza Kanatlı Alışveriş Merkezi çıktı. Kanatlı ailesi ETİ grubunun sahibi olan aileymiş. Eskişehir’e büyük destekleri olmuş iş, istihdam ve kültürel sosyal alanda. Bu alışveriş merkezi de yapılanların bir kolu.

    Kanatlı’dan çıkıp Şehrin en büyük mekanı olan ve içinde MediaMarkt’ı da barındıran ESPARK’a yöneldik. ESPARK sanırım gördüğüm en büyük alışveriş platformu oldu. Bina dört katlı ve her katında misafirlerin oturup bir şeyler içebileceği mekanlar var. Dördüncü katı otoparka uzanıyor. Arabam olmadığı için pek göremedim orayı.

    Eskişehir cadde ve sokaklarında yürürken dikkatimi çeken ilk şey şehrin düzenli olmasıydı. Her şey birbirine uyumlu şekilde konmuş ve belediye de bu uyuma ayak uydurmuş. Şehir baştan sona planlı şekilde oluşturulmuş ki bu da en güzel tarafı. Tabelalardan tretuvarlara her şeyde bir tutarlılık göze çarpıyor. Ayrıca şehir arterleri tıkır tıkır işliyor. Örneğin ana caddelerin ortasından geçen tramvay hattı ESTRAM herhangi bir trafik çilesine yol açmadan yoluna devam ediyor. Arada küçük kazaların olduğunu da öğrendim ama olacak o kadar.

    Üniversite Bulvarı üzerinden Anadolu Üniversitesi Yunus Emre Kampüsü’ne ulaştık. Kampüs genel anlamda şehrin küçük bir kopyası gibi. Yine düzen ve intizam göz alıyor. Atıl bırakılmış bir karış arazi yok. Ya çimenlik ya park alanı olarak değerlendirilmiş. Ayrıca peyzaj çalışması çok başarılı. Kampüsün tam ortasına yerleştirilen lokomotif de şehrin imajına güzel bir gönderme olmuş. (Resimde sırıtan benim, treni tek başına çekmeyi unutmuşum.)

    Mimari olarak görebildiğim ince bir detay var. Binaların çatıları özellikle belirginleştirilmiş bu da uzaktan bakıldığında “A” harfini anımsatan onlarca bina demek oluyor. Üniversite marka bilinirliği için ilginç bir çalışma olmuş. Ya da bu belki de tamamen benim kuruntum :-)

    Bu büyük kampüsü yaya gezmekten yorulunca tramvaya bindik. Şimdilik Yerel Ulaşım Pasosu dışında sadece DIT Kart diye bilinen kartlarla binilebilen toplu taşıma sistemi çok başarılı. Ama belediye otobüslerinin acilen değişmesi gerekiyor. Zira dökülüyorlar.

    ESTRAM’da kısa mesafeli seyahat eğlenceli.

    Doktorlar Caddesi ve yürüyüş yolundan geçip tekrar Adalar’a ulaşıyoruz. Burada ESBOT denilen ve Porsuk üzerinde kısa bir tura çıkaran turistik teknelere biniyoruz. Ücretler benim gittiğim haftaya kadar 1 lira iken 1,5 liraya yükselmiş. Ama keyifli bir gezi için değer. Zaten binenlerin çoğu Eskişehir’in yabancısı olan insanlar ve gezerken sürekli deklanşör sesi duyuyorsunuz.

    Öğrenci kenti olmayı neden hak ediyor Eskişehir? Sadece sosyal-kültürel alanda önde olması ve öğrenci eğlencesine müsamaha göstermesi açısından mı? Bunlar birer kriter olabilir ama benim gördüğüm en ilginç yön şu: Türkiye’de kitabın en ucuz satıldığı yer Eskişehir. 10 TL’ye 400 sayfalık bir KPSS kitabını başka nereden alabilirsiniz?

    Ve ya 2 liraya Kaptan Düşükdon’un son macerasını ? :-)

    Eskişehirin Barlar Sokağı uygulaması pek çok şehre örnek oalcak cinsten. Sokak tek yönlü olarak trafiğe açık. Haliyle burada araç geçişi zayıf. Kaldırımların üzerini balkona çeviren bu güzel tasarımla kafeler sokağa işgal görüntüsü olmadan açılmış.

    İnşaatı devam eden bir yerin önü neyle kapatılmalı sorusuna cevap: Şehrin en güzel fotoğraflarıyla.

    Geçmiş’te Şehir hali olarak kullanılan bu tarihi mekan şimdi çok entelektüel bir kafeler mekanı olmuş.

    Eh Es-Es’e kadar gelmişken Ankara’yı görmeden olmazdı. Hem de güzel bir Hızlı Tren deneyimiyle. Onu da yaptım. Bir sonraki yazıda da onu anlatırım artık.

    yazıyla ilgili tüm fotoğraflar http://photobucket.com/onurtrklmz-eskisehir adresindeki albümde. 

  • Deprem deyince

    0

    4.4 ile sallandı İstanbul. Sadece İstanbul da değil; Bursa, Tekirdağ, Kocaeli ve Sakarya da dahi hissedilen sıra dışı bir depremdi bu. Deprem deyince hep üşür bu coğrafyanın çocukları. Deprem hep bize soğuk gecelerin, çadırların, aş kuyruklarının habercisi olmuştur.

    Hiç duymadığım, hissetmediğim bu deprem korkuttu beni. Yine müteahhitler, yüksek katlı siteler, lüks ve şaşanın moda olduğu bir döneme girdik. Bunu bu gece fark ettim. Üstümüzdeki o naifliği, mütevazılığı terk etmek için 10 yıl yeterliymiş meğer. Bunu hatırlattı bana, beni hiç titretmeyen o deprem.

    Beklenen o büyük İstanbul depremi yeni Veli Göçer’lerini yeni Değirmenderelerini yaratmak üzere hazırlanıyor sanırım. Şimdi içim titriyor işte. Babasız kalacak çocuklar, evlatsız kalacak analar, su altından kameraya alınacak onca oyuncak bebek, traktör, yangın tüpü ve mobilya’yı düşündükçe. Hayalete dönmüş suratların yanında hayalet olmuş şehir siluetleri gözümün önüne geldikçe…

    Deprem toprağı titretmeden içimi titretiyor. Bir çift terliğin peşinde kamyonları gezen anneleri düşünüyor derin derin efkarlanıyorum.

    Uzmanlar en iyi teoride İstanbul’un 1 ay boyunca erişilemez bölge olacağını söylüyorlar. Medeniyetimizin başkentinde enkazlar ölüm kusarken sağ kalanları salgın hastalıklar, kurtarılma umuduyla kaybolan zaman öldürecek.

    Korkuyorum, bu olmamış deprem içimi titretiyor. Çünkü biliyorum. Depremin ne olduğunu iyi biliyorum. Her Adapazarlı gibi.

  • araf’takine

    0

    “kederli bir akşam içmişiz sarhoşuz hepsi bu”

    şiirler paylaşıp, şarkılar tutup, ellerini tutamadığım bir kadın var(dı). şimdi uzak memleketlerin birinde arada beni düşünüp “ne iyi çocuk” diyordur.

    ahh kadınlar. kadınlarım. sevdiğimi söyleyemediğim kadınlarım. galiba bunlar bir seri katil gibi koleksiyonum olacak benim. içimdeki sevgisini öldürdüğüm kadınlar. hepsi beni “iyi çocuk” bilirler.

    oysa ben onların kötü çocuğu olmak isterdim. en galiz küfürleri savurdukları, hatırlamaya erindikleri, andıkça kendilerine kızdıkları biri olmayı isterdim. aşk olmak isterdim velhasıl, tutku olmak isterdim. heyhat olamadım.. mizacım, vicdanım müsade etmedi. hepsine uzak uzak bakıp el salladım kalkıp giden otobüslerine.

    şu “kadınların efendi adam yerine piç adamı tercih etmesi” meselesindeyiz. efendi ol dediler ağır ol dediler, koş deyince koşamıyoruz şimdi. durduramıyoruz işte giden sevgilileri.

    aynı odada oturup sığacak yer bulamadığım bir kadın var(dı). uzak memleketinde yeni kaygılarına, yeni öykülerine başlamaya gitti. şimdilerde arada mektuplaşıyor, en dokunaklı şiirleri en önce bilme yarışına giriyoruz onunla. hayat mücadelesinden fırsat buldukça.

    yani iki gözüm, benim garip mizacıma yenildi bu öykü. araf’ta kaldı. tıkandı. yine o bilmeden, benim içimde bir yere gömüldü. zaten benim de “hep sonradan gelir aklım başıma, hep sonradan.”

    “ne sen leyla’ sın ne de ben mecnun
    ne sen yorgun ne de ben yorgun
    kederli bir akşam içmişiz sarhoşuz hepsi bu.”


  • bir gün nasıl geçiyor?

    0

    genelde plan yapan biri değilim. zaten hayatın belli bir rutini var, bunun dışına çıkmamız bazı marjinal günlerde mümkün oluyor. ama çıktığın zaman da güzel oluyor.

    bugün evdeyim. pineklemedeyim. beklemedeyim. haftada bir gün kaçıyorum böyle. hiçbir şey yapmadan bazen kitap okuyorum, bazen internette takılıyorum. bazen tüm kapıları kapatıp sessiz kalmak gerektiğini düşünüyorum. ama ileride bu “huyumun” bana zarar vereceği açık. zaten yakınlarım da bunu bir çeşit “sorun” olarak görüyorlar. halbuki bu sadece bir tercih. sigara içmek gibi, araba yerine bisiklete binmek gibi.

    her gün genelde sabah 9 gibi uyanıp 10 gibi okul-ofis’e varıyorum. ders yoksa ofisteyiz. ve iş başlıyor. dünden kalan servislerin tamamlanmasının ardından bilgisayarımın başına geçip maillerimi kontrol ediyorum. sahibinden‘deki ilanlarıma gelen ilginç takas tekliflerini reddetikten sonra, friendfeed üzerinden sosyal medya ve google reader üzerinden günlük haber takibim başlıyor. gündemi takip ederken es geçmediğim neşe düzel, ahmet altan ve adnan berk okan köşelerini okumayı ihmal etmiyorum.

    bazen vakit sıkıştığında daha sonra okumak üzere bazı sayfaları ve konuları google notebook‘a not alıyorum.

    anlık iletişim için trillian üzerinden facebook chat ve MSN hesabımı açık tutuyorum. ama genelde günün temposundan bakma fırsatım olmuyor. diğer işlerin (eldeki arızalı cihazların bakımları, yedek cihazların kontrolleri, sınıflardaki problemlere müdahale etmek vs.) halledilmesinden sonra ders başı yapılıyor.

    eğer eldeki işler günün tamamına sarktıysa ikinci öğretimlerle derse girebiliyorum. ve eğer öyle olduysa bütün günüm bitmiş oluyor. şanslıysam, yani dersime saatine girebilirsem. okuldan 4 gibi kaçma fırsatım var. bu kaçışın bir kısmı arkadaşlarla kantinde geyik yapma ve öyle böyle şehre inme çilesiyle geçiyor.

    saat 5 gibi merkeze indiğimde eğer okuldan arkadaşlar varsa onlarla -sınırlı sayıdaki- mekanlardan birine gidiyoruz. eğer onlar yoksa, bulvardaki ilk işyerim olan dükkana (sakarya bilişim) uğrayıp bi demli çay içiyorum. dükkanda bi yarım saat kadar takıldıktan sonra eve dönüyorum.

    yaşadığım bu şehir, sakarya, trafik çilesine yeni alışmaya başlayan bir şehir. ama yine de ev şehir merkezine yakın olunca pek hissedilmiyor. 6,30 gibi eve varıyorum. genelde ihtişamlı bir akşam yemeğinden sonra bir aile geleneği olan balkon keyfi faslına geçilir. balkondaki sohbet ilgi alanımın dışına taşmaya başladığında (hangi düğüne gitmeli, ne giymeli,yarın ne yemek hazırlamalı falan) bilgisayarımı açıp sabahtan aldığım notlardan işime yarar bir şey var mı diye bakıyorum. bu arada facebook‘a girip arkadaşların paylaştığı facebook silmeden paylaş içerikli videoları takip ediyorum. sözlüklere de şöyle bir bakıp eğer elimde izlemeye değer yeni bir dizi-film vs. yoksa bilgisayarı kapatıyorum.

    9 gibi arkadaşlarla buluşmak üzere tekrar evden çıkıyorum. genelde caddeyi turlama, kızlara bakma sekansları biçiminde gerçekleşen bu gezinti -bazen bowling, izmit’e kaçma gibi aktivitelerde hesaba dahil olabiliyor- gece yarısına doğru son buluyor.

    (ancak itiraf etmem lazım. ramazan girdiğinden beri bu gezintileri yapamadım, yapamadık. arkadaşlarım da bundan şikayetçi. artık kısfmet bayramdan sonraya diyorum.)

    11-12 gibi evde olduğumu farz edersek, eğer havamdaysam biraz dersleri kontrol ediyorum. eğer o da yoksa bilgisayarı açıp gün içinde aldığım notları gözden geçiriyor, blog’a ve geyve.org köşeme yazmam gereken yazı varsa onları ekliyorum. eksiduyuru‘da yardım edebileceğim bir duyuru varsa cevap yazıyor, eklediğim duyurulara gelen cevapları kontrol ediyorum.

    günün sonunda en geç saat 2′de yatıyorum. uykum gelmezse yatağa geçip okumaya devam ettiğim kitaptan bir 20 sayfa okuyarak gözlerimi yormak ve kafamı dinlendirmek yoluna gidiyorum. böyle durumlarda uyumam 3′ü buluyor.

    haftanın bir gününü de kendim için çalıyor ve o gün canım ne isterse onu yapıyorum. ve genelde o gün canım hiçbirşey yapmak istemiyor :-)

    hafta sonları genelde ailemle birlikteyim.-onlarla sohbet edebildiğim tek zaman da bu haftasonları oluyor- eğer evde sıkılırsam bisikletle şehir turu atıyor veya arkadaşlarımla playstation turnuvası çeviriyor oluyorum. (ps’den hiç anlamam bu arada)

    eğer bir araba alabilirsem hafta sonları şehre yakın mesire yerlerini gezmek bakir köşeler bulmak hevesim var.