Author Archive

  • Bizim Nesil

    0

    http://2.bp.blogspot.com/_IeB98zAi6NM/S7IvI_ya5EI/AAAAAAAAAkk/fnzze6FZW-Y/s1600/14050-90lar_parti_dj_hakan_kufundur-1.jpgBiz apartman çocuğu olarak büyüdük. Hayatımız da tıpkı odalarımız, eşyalarımız ve müstakil evlerden kırpa kıpa oluşturulmuş evlerimiz gibi sıkış tepişti. Birlikte büyüdüğümüz can kardeşlerimiz olamadı. Genelde birbirini hiç tanımayan bir dolu insanın üst üste oturduğu binalarda, sessiz sedasız geçirdik ömrümüzü.

    Evet! Sessiz sedasız derken tam da bunu kastediyorum. Dilediğince konuşamayan, bağırış çağırış oyunlar oynayamayan bir nesil olarak yetiştik biz. Bisikletlerimiz ya gardıropların tepesinde ya izbe kömürlüklerde çürüdü. Bir gün onlara binip gezmeye yeltenirsek bir kamyonun altında kalacağımız korkusuyla yetiştirildik çünkü.

    Şehir bizi çoktan ezip geçmişti. Sonraları anladık.

    Ses çıkarması yasak, konuşması sadece izin verildiği sürece mümkün bir dolu insan yetişti 90’larda. Köyden kente göç, en kuvvetli darbesini çocuklara vurup gitti. Dikkatli bakarsanız 80lerde çocuk olanların hatıraları sokak üzerinedir. Dizindeki yaraların kabuklarını saklayanlar mı ararsın? Çocukluk aşkıyla öpüştüğü köşe başında yıllar sonra tekrar buluşan hınzırlar mı istersin? İlkokul arkadaşlarıyla bisiklet turları düzenleyenler… Daha neler neler.

    Bizim neslin hatıraları genelde televizyonda kaldı. Power Rangers, Action Man, BATMAN, Superman, Pokemon, Digimon ve diğer dijital canavarlara mahkum edildik. Çünkü sokak tehlikeliydi. Çünkü sokak hep kirliydi. Dışarı çıkmazsak, sokağa karışmazsak istediğimiz her şey alınırdı.

    Hayatta çok acemiyiz, bisiklete binmeyi yeni öğrenen bir çocuk gibi hep sendeliyoruz. Arkamızda seleden tutan biri hep olsun istiyoruz. Bizim nesil topal yetişti anlayacağınız.

    Ve rahatlığımız da biraz bundan. Her şeyi koy vermiş havamız, mücadeleden kaçışımız yine bize özel yaratılan özel “ekosistemin” sonucu. Kavgaya karışmadığımız sürece problem yok bizim için, hayata dahil olmadıkça sorumluluk hissetmiyoruz.

    Şimdi kendi fikirlerimizi yine kendi özel odalarımızda (bloglar),  fikrimiz kabul görene kadar ismimizi söylemeden açıklama (sözlükler-forumlar) telaşındaysak sebebi yetiştirilme tarzımızdır. Bize her şeyin ilacı olarak gösterilen teknoloji, yine her şeyin ifade edilebileceği yegane yol olarak gösterildi.

    Bizim nesil 10 yıl içinde ülkede söz sahibi olacak. Bakalım her alanda susturarak, pusturarak, yasaklarayak yarattığınız bu yapay neslin bedelini nasıl ödeyeceksiniz büyükler! Merak ediyorum.

  • kimseye etmem şikayet

    0

    - “usta…” dedi.

    - “hep böyle mi olur? hep en rahat olduğun anda mı ölüm gelir seni bulur? tam kollarında hayat bulmuşken bir sevginin, tam bu sefer oldu demişken mi ayrılık çalar kapıyı?”

    ses vermedi adam. bitişini beklediği sıkıcı bir nutku dinler gibi dinliyordu genci. gözleri dalgın…

    genç devam etti küskünce

    - “ben aslında kızmıyorum gidenlere. alıştım da biraz gitmelere. olmalı, tahammül edilebilir bir miktar yalnızlık olmalı elbet. ben kendime kızarım aslında. bu kadar kolay birinin kollarına bırakabildiğim için kendimi. bu kadar kolay teslim olduğum için duygularıma, duygularına. ama her seferinde aynı şey işte beni bulan. kızsam da bıksam da kendimden atlarım yine ateşe… ve yanar da kor olurum. işte bu yüzden -kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime-…”

    sigarasını ayakkabısının topuğuyla nazikçe ezip, bankın yanındaki çöp kutusuna bıraktı adam. son nefesinden süzülen dumandan kayboldu yüzü ve o anda yüzü kaybolmuşken sesi belirdi dumanın arasından.

    - “yanmakta var bu hayatta, kanmak da…

    yedi verendir insan, bir açar bir solar. yanacaksın bir sevgilinin kiraz bakışında aklını, dünyanı ters edecek. sert vuracak kalbin, öyle derin bakacaksın ki ufkunu çizecek bakışın ama yanacaksın…

    kanacaksın… ucuz bir tebessüm yakacak gençliğini, saçlarının rüzgarında kum fırtınaları çıkaracaksın sevdiğinin. sözlerin duvardan dönecek, o kadar soğuk kalacak söylediklerin içinde coşkun bir bayram yaşarken, sen kandığını sanarken aşka, kana kana kandırıldığını anlayacaksın…

    yanmayı da öğreneceksin acı acı, kanmayı da…!

    öyle bir yanacaksın ki… sonra sönmeyen bir ateş yakacak sevgilinin biri. bildiğin tüm ezberleri bozacak. inanmayacaksın, ‘bir daha kanmam’ diyeceksin ama kanacaksın. öyle bir kanacaksın ki sarhoş desen değil, deli desen değil… ne olduğunu anlamayacaksın. ‘aşk’ olacaksın kana kana ‘aşk’ olacaksın yana yana. kanarken yanacak, yanarken kanacaksın. engel de olmayacaksın bu sona çünkü sonuna en güzel ve ölümsüz olanı öğreneceksin:

    yani evlat! yanmakta var bu hayatta, kanmak da…”

  • albümün ‘tadı yok’

    0

    bendeki sen albümüne atabileceğim en iyi değerlendirme başlığı bu olurdu herhalde.  ikinci sago&kolo düetinde sagopa kajmer’in bitişini görür gibi oldum. gözlerim karardı. bir efsanenin dj akman’laşmasına üzüldüm. hemde çok.

    sago gibi girelim söze. “kısa bir aradan sonra yine ben”. rap aleminin örnek çiftlerinden olmayı başaran sagopa&kolera (yunus&esen) çiftinin ikinci düet albümü ‘bendeki sen’ sanatçıların hip-hop rap geçmişini adeta silip sıfırdan arabesk, hatta piyanist şantör rap gibi ucube bir müzik türüne geçiş yaptığı albüm olmuş. gerçekçi ve gaddar bir söz söylemek gerekirse, bu albüm sagopa’nın ilk albümü olsa piyasada tutunamazdı. dinleyenlerin çoğu ‘eskilerin hatrına’ dinliyordur.

    tıpkı benim gibi.

    albüm kapağı gelmiş geçmiş tüm sagopa kajmer albümlerinden güzel olmuş. konseptini, tarzını ve atmosferini bu denli iyi anlatan kapak tasarımını yapan ekibi tebrik ediyorum.

    albüm içeriği ise 2-3 şarkı dışında oldukça zorlama olmuş. sözler eski sago şarkılarını aratacak ölçüde yetersiz kalırken yüksek volumelü müzik zaten anlamsız olan sözleri gitgide bastırmış, beatlardaki varoş havanın kokusu tüm albümü gitgide çekilmez bir hale getirmiş.

    nakaratların hemen hepsi, müzik eşliğinde okunmuş bu kits döneminden itibaren bir gelenek haline gelmişti. ama bu albüme daha bir kulak tırmalamaya başlamış.

    ben sadece bu albümde beğendiğim ve bir çok dinleyicide sagonun eski tarzını anımsatan şarkıları aktarabilecek durumdayım. fena halde şaşkınım ve bu albümle yaratılan bu acayip tarzın bir sonraki albümde terk edilip klasik sagopa’ya dönülmesini tavsiye ediyorum.

    10 üzerinden puan vermek gerekirse;

    (9) merhametine dön: albümün en iyisi. defalarca dinlenilesi. hafiften kits şarkılarını anımsatıyor. dediğim gibi sago klasik tarzıyla daha çok seviliyor. çünkü kulak aşinalığı var. nakarat mükemmel, beatteki klavye çok hoş. “sago yine yapmış!” diyorum.

    aklımı avla
    bir gafil kuş gibi mermiye değsin
    ama bu canımı sakla,
    başka bir can yok elimde avcumda

    (7) mevsimler gibisin: karşılıklı göndermeleriyle güzel bir düet şarkısı. söz ve müzik uyumu yakalanmış ve klasiklere girebilecek bir şarkı olmuş. beatte ise gereksiz bir emrah film müziği var. ama yine de güzel…

    beni affet üzüntüm
    bunca yıldır seni ona üzdürdüm
    omzuma yaslan esen seni çok seviyor,
    seviyor, seviyor…

    (8) bir dizi iz: sago’nun hem dinleyicilerine hayat dersi verdiği kendi iç hesaplaşmasını yaptığı parçası. dinledikçe derinleşiyor ve beni de albüme çeken şarkı oluyor. albümünde tanıtım single’ı da olmuştu zaten.

    yıllarımı paylaşan derince izler,beni izler
    onları bir görseydiler solardı benizler
    ağlamaktan susuz kalırdı denizler
    eskideki ahmaklıklarım geleceğimi temizler

    (5) zaman alacak intikamımı: albümün “türbanlı üniversiteli kızlara” ithaf edilen parçası. başta hafif bir filistin havası sezmiştim ama özellikle “ahenkle dans eden saçlar” kısmıyla işi çözdüm. tabii sago’nun şarkıyla ilgili açıklaması da yerinde oldu.

    günü gelecek,tadı varacak,ölüm alacak seni buradan.
    bir gün elbet sana da soracaklar.
    ne sandın ya ihtimal mi var?
    soru gelecek,cevap olacak.
    zaman alacak intikamımı.

    (5) iyi bilirim: sagopa’nın bir süredir deneye deneye default tarzı haline getirmeye çalıştığı benimse gitgide artan bir korkuyla takip ettiğim arabesk rap (dj akman) tarzında zirveye oynadığı şarkısı. korkularıma rağmen bu şarkıda yaratılan havayı beğendim. en azından özgün olmaktan vazgeçilmemiş.

    ben iyi bilirim,
    kim kime dost, kime düşman,
    kabuk bile tutamayan yaraların hatrına susma!

    (4) tadı yok: albüme isim olarak bunu seçseler daha iyi olurmuş sanki. yine arabesk bir beatle süslenmiş ağdalı didaktik bir parça. nakaratıysa oldukça zorlama.

    (7) bana ninni okumayın: tam bir hip-hop parçası. uzun zamandır dinlediğim en iyi sago&kolo şarkısı bile diyebilirim. sago’nun “bakmayın böyle tarz değiştirdiğime, biz eski tüfeğiz” dediğini hissettim dinlerken. kolo’nun kısa verse’ü de kolera’nın kulak tırmalamadığı ender verse’lerden olmuş.

    (8) sen hiç sevmeyi bilmezsin: kolo’nun nakaratta coştuğu, sago’nun da makinanın hakkını verdiği şarkı. klasik evrensel rap müziğe yakın bir beat eşliğinde söylenmiş hayli hareketli ve anlam yüklü bir parça. sago’nun bir anlamda “biz daha ölmedik” mesajını verdiği eseri.

    (5) gidenler: kolera’nın en sabahat akkiraz sesiyle söylediği nakaratı dilime dolandı. “bir arabanın önüne seni ittim de gittim!” diye höyküresim geliyor arada. ama işte yine arabesk rap. olmuyor olamıyor. sago’nun apaçi tayfasına hitap eder hale gelmesi canımı sıkıyor.

    5 üzeri puan alabilen şarkı sayısı bu albüme dair ışık tutacaktır.

    bence sagopa kajmer, pessimist ep5′de kurguladığı pessimist orkestra konseptini devam ettirmeli. hem rap müziğe yeni bir soluk getirir hem de özgünleşmesi mümkün bir alan yaratır. ayrıca albümde beğendiğim şarkıların altyapısının kits şarkılarıyla benzer olması da tesadüf olmasa gerek. velhasıl, cümle mühendisi şayet bu havayla giderse gitgide sago crew haline gelip apaçi şarkıcısına döner diye korkuyorum.

    3
    bu da bonus track’iniz “merhametine dön”

  • erkek sezen aksu: toygar ışıklı

    0

    benim toygar ışıklı için değerlendirmem budur. özellikle solo albümünde yakaladığı söz-müzik uyumu, melankoli ve aranje kalitesi de bunu n kanıtı olmuş. umarım yaşlandıkça sezen aksu gibi komplekse girmez.

    uzun süredir merakla beklediğim albümünü tam da hayranlarının hislerine tercüman olacak şekilde “sonunda” adıyla çıkardı.

    kapak çok klasik olmuş. kartoneti görmediğim için bir şey söyleyemeyeceğim. ama toygar gene yakışıklı çıkmış. sezarın hakkı sezara :-)

    bu arada bir konu da şu. biz millet olarak kemandan pek hazzetmeyiz. toygar ışıklı yaptığı dizi müzikleriyle bu önyargıyı yıktı. o “gıy gıy” kemandan ne şaheserler çıkabileceğini kanıtladı bize.

    albümü genel anlamda beğendim. tracklist bildiğimiz toygar ışıklı şarkıları olsa da hepsinin altyapısı aranjesi değiştirilmiş, aynı şarkılardan farklı tadlar almamız sağlanmış yani sanatçı dersine iyi çalışmış.

    yaprak dökümü’nün sezon finali fragmanlarında duyduğumuz “yorulduuum” diye haykırdığı parça gönlüm göçebe çok vurucu sözlere sahip.

    yalın ayak dikenlere,taşlara basa basa yürüdüm

    bu yükü sırtımdan attım

    aşkın gürültüsüyle sağır oldum yoruldum.

    sen eşittir ben : tam bir yaz şarkısı olmuş. dönem dönem ecnebi müzisyenlerin de denediği bir tür olan, hayranla sohbet havasında yazılmış bir şarkı. bizde de duman “en güzel günüm gecem” şarkısıyla buna benzer bir iş yapmıştır. nakaratta bir anlatım kargaşası yaşansa da huzur veriyor. ben bile bir gün toygar ışıklı’yla yemek yiyeceğim günü düşündüm dinlerken. kim bilir kadın dinleyici ne hale gelmiştir. “ayh yirim toygaar!” :-)

    hayatının kitabı mutluluksa

    sardunyaları mırıldanıyorsan

    deniz görmeden yaşayamıyorsan

    sen eşittir ben demektir..

    sen bilirsin: bu şarkıyı yalın okusa fark etmezsiniz. ama toygar ışıklı’nın o narin sesinde çok güzel bir hava estiriyor. ben akustik versiyonunu daha çok beğendim. hep melankolik şarkılarla ön plana çıkan bu adam hareketli şarkıları da becerebiliyor demek ki. güzel.

    sen bilirsin gelme bitsin

    yol çok uzun demiştim

    belki hayata zor yetiştim

    ben hayatın mağlubuyum: geçen hafta aşk-ı memnu’da beşir-nihal veda’sında çaldılar bu şarkıyı. tam da oturdu beşir’in çaresizliği üzerine. “derin sevdaları” beceremeyip bir yere çöküp kalanlara armağan edilebilir. hani kız döner de şey der ya “seni çok seviyorum….canım arkadaşım.” işte oradaki “arkadaş”ların marşıdır bu.

    tebessüm: yaprak dökümü’ndeki mutlu sahnelerde verilen bu şarkı albümde çok farklı bir altyapıyla çalınmış. pop-rock tınılarındaki şarkı sözlerindeki didaktik ve umutlu havayla klasiklerin dışına taşıyor.

    bana her şey uzak: yine yaprak dökümü’ndeki naif versiyonunun aksine davullar ve bas gitarla renklendirilmiş bir aranje.

    ninni: menekşe ile halil’in resmi ninni’si. o başındaki gitar soloyu yaylıların girdiği ortadaki araya da koysa daha iyi olurmuş sanki. ya da ben o kısma bayıldığım için daha çok duymak istiyorum :-)

    gecenin hüznü: dudaktan kalbe OST track 1. ama albümdeki versiyonunda başta çalan o kemanlara hasta oldum. bir de ruhum kelimesi bu kadar mı güzel okunur be kardeşim.

    yok ellerimde aşk

    sevmek bana yasak

    yine bak ruhum eriyip gidiyor

    yavaş yavaş

    çok geç: albümde melankolinin zirve yaptığı şarkıyı sona koymuşlar. böyle de vurulmaz ki be abicim. tam böyle mutlu mesut bitirecekken yamultmak olmaz ki. neyse neşeli bitirelim toygar “beklemekle diner mi sızım” derken sesi klarneti andırıyor :-)

    bir günüm daha geçer mi sensiz darmadağınım,

    yapayalnızım, sığındığım limandı bu aşk,

    nolur kalbine bir bak,

    ben oradayım..

    yaz gelirken kaliteli albümlerin gelmesi sevindiriyor beni yolda, okulda, sahilde, rıhtımda dinlenecek güzel şarkıların olması güzel. toygar ışıklı’nın sonunda’sı genelde hüzünlü şarkılar içerse de insana çile çektirmeden dinlenilebilir müzik sunuyor. bu da onu sezen aksu’ya benzetmeme sebep oluyor ya neyse. bak hüzünlü şarkılar deyince cemal süreya geldi aklıma. hadi onunla kapatalım bu albüm yazısını.

    Durakta üç kişi
    Adam kadın ve çocuk
    Adamın elleri ceplerinde
    Kadın çocuğunun ellerini tutmuş
    Adam hüzünlü
    Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü
    Kadın güzel
    Güzel anılar gibi güzel
    Çocuk
    Güzel anılar gibi hüzünlü
    Hüzünlü şarkılar gibi güzel

  • aşk…

    0

    deniz kenarında bir banktır. oturup saatlerce hayallere daldığın. gizli gizli öpüştüğün bir banktır.

    yağmurlu günlerde bile terk edemediğin, şemsiyeni açıp saatlerce bekleştiğin, denizin yağmurla kucaklaşmasını beraber izlediğin, soğuktan sımsıkı sarıldığın bir banktır aşk.

    gece yarılarına kadar sıkılmadan oturabildiğin, akılan gelen her şeyi rahatlıkla söyleyebildiğin, en tatlı kavgaları ettiğin… heyecanla o'nu beklediğin, gelince şöyle bir tutup elinden gözlerinin içine baktığın ve sıcacık öpüverdiğin yanağından…

    karşıyaka'ya giden vapuru beklerken bir simidi paylaştığın, beraber müzik dinlediğin…müzik bitse de devam ettiğin dansa…içindeki müziğe kulak verdiğin bir banktır aşk.

    bir banktı benim için aşk…deniz kenarına konuşlanmış sessiz alelade bir bank..şimdi deniz dalgalı, o bank kırık, aşksa çok uzak.

  • Trenleri deviren bakan!

    0

    Hiç kimse, elinde devlet gücü, para gücü, reklam gücü, silah gücü olan hiç kimse, kimsenin doğru veya yanlış bilgiye ulaşımını engelleyemez. Kimsenin aldığı bilgiyle ürettiği fikrinden dolayı onu yargılayamaz. Hapse atamaz. Bunu savunmak anarşi değil demokrasidir.

    Türkiye internete son 4-5 yılda vakıf olmaya başladı. Ancak yine de AB ülkelerine oranla oldukça geri durumdayız. Özellikle devlet ricalinde internet kavramının aldığı şekil, Ulaştırma Bakanlığı’na yetki verme düzeyinde gerçekleşiyor.

    Bakan Binali Yıldırım geçtiğimiz günlerde Youtube ve Google hakkında ilginç sözler sarfetti. Google’a erişimin vergi borcu nedeniyle uygulandığını vergi borcunun namus borcu olduğunu, ödemeyen herkese benzeri yaptırımlar uygulandığını kaydetti.

    Yaptırımlara pek meraklı bakanıma şeffaflık ve açıklık ilkeleri kapsamında bir-iki sorum olacak;

    - Son yıllarda devrilen, kafa kafaya çarpışan, raydan çıkan trenler hakkında ne gibi hukuki çalışmalar yürüttünüz? Makinistleri içeri almak dışında üst düzey hangi sorumlulardan hesap sordunuz?

    - Tren kazalarında TCDD kurumunda yönetim düzeyinde hangi soruşturma ve kovuşturma işlemleri yapılmıştır?

    - Ülkemizi taşıma ve ulaşım maliyeti düşük olan demir ağlar yerine, yapım-tamir ve ulaşım maliyetleri günden güne artan asfalt ağlarla örme projeniz olan duble yollar hakkında nasıl bir mantık yürütüyorsunuz?

    - Ağır çalışma şartlarında orta gelir düzeyiyle çalışan makinist ve kondüktörler yaşanan tren kazalarının bir numaralı sorumlusu olabilir mi? Yoksa onlara bu şartları dayatanlar mı hesap vermelidir?

    - Makinist ve kondüktörlerin bu ağır çalışma koşulları hakkında bilginiz var mı? Varsa hangi iyileştirme çalışmalarına başvurdunuz?

    Youtube ve Google’ın vergi borcu olabilir. Ancak bugün, Google şirketinin alternatifi olmayan, olanları da oldukça zayıf kalan Çeviri – Dünya Haritası – Web Sitesi Trafik Ölçümü – Online Ansiklopedi – Online veri tarama – Akademik Makale Arama hizmetlerini erişime engellemek Google’a değil, vatandaşlarınıza kesilmiş bir cezadır. Vatandaşlarınızın bilgi edinme hakkını şu veya bu gerekçeyle elinden almak suçtur.

    Kaldı ki Atatürk’e hakaret eden bir web sitesine bağlanmak bu hakarete ortak olmak değildir. Bir web sitesini sadece sizin ülkenizde erişime engellemek, ilgili içeriğin silinmesine yönelik uygulamaları yapmamak, sadece bütün dünyaya üç maymunu oynamaktır. Devletin benim hangi kaynağa erişip hangi kaynağa erişemeyeceğimi belirtmesi demokratik bir tavır değildir.

    Daha açık bir ifadeyle “Devlet tarafından atanmış bir kurumun internet üzerinde kimin hangi bilgiye ulaşıp ulaşamayacağına karar vermesi insan haklarına aykırıdır. Web siteleri kullanıcıların istekleri doğrultusunda bağlandıkları yerlerdir. Kullanıcılar isterlerse bir web sitesine bağlanmayabilirler. Bu güçleri ve imkanları mevcuttur. Bir kullanıcı bir siteye bağlanmak istiyorsa bu onun tercihi ve hakkıdır. Bağlanmak istemiyorsa bu yine onun tercihi ve hakkıdır. Halkın kendisine hizmet etmesi için görevlendirdiği kurumlar hadlerini aşıp halka neye ulaşıp ulaşmayacağını bilmeyen cahil cühela muamelesi edemezler. Ebeveynlerin çocuklarını sakıncalı içeriklerden koruması için çok sayıda bedava ve ücretli yazılım mevcuttur. Bu yazılımlar bir web tarayıcısını kullanmaktan daha karmaşık teknik bilgi gerektirmemektedir. Devletin milletini küçük düşürmesi ve ebleh yerine koyması yasaktır.”

    Müsadenizle sorularıma devam ediyorum;

    Dünyanın hiç bir yerinde internet erişimi Türkiye’deki kadar pahalı, kalitesiz ve altyapı bakımından eksik değildir. Avrupa bugün 4-6 € gibi rakamlara 32 mbit hızlarla kotasız internete girerken ülkemizde 1mbit kotalı internetin fiyatı 15€’dur.

    - Yükselen maliyetini ve artan eksiklerin giderilmesini gerekçe göstererek sattığınız Türk Telekom bugüne kadar bu altyapı eksiklerinin giderilmesi için hangi çalışmaları yapmıştır?

    - Türk Telekom ve ondan ayrılan TTnet şirketini bu konularda teftiş ve gerektiği durumlarda tahkik ettirdiniz mi?

    - TTnet geçen süreçte teknik personel anlamında kendini ne kadar geliştirmiştir? Müşteri memnuniyetini ne kadar ön plana almıştır? Bakanlığınızın bu husustaki görüşleri nelerdir?

    - Eğer bu firmalar gerekli altyapı çalışmalarını yaptılarsa neden halen ilk satış döneminde geçerli olan fiyatlar uygulanmaktadır. Bu firmaların kullanıcıları üzerinden kar maksimizasyonu yapması suç değil midir?

    - Google’ın vergisini ödeyemeyecek kadar zengin olmayışımızın sebebi TTnet’e her ay dünyanın en kötü interneti için verdiğimiz en yüksek ücret olabilir mi?

    Sayın bakanın bu sorulara verebileceği yuvarlak siyasi yanıtlar vardır Ancak beklediğim başbakan gibi delikanlı bir duruş ve net cevaplardır. Demokrasi sandığa kadar değil aksine sandıktan sonra işleyen bir sistemdir. Ben oyumu -göğsümü gere gere- size verdim. Şimdi sizden oyumun hesabını soruyorum. 7 yıldır Türk internetinin gelişmesi için onu bunu yasaklamak -ve bunlara kendinizce gerekçeler uydurmak- dışında ne yaptınız sayın bakan?

    Ben trenleri çocukluğumdan beri severim. Otobüslerde hep rahatsızlanmış bir çocuk olarak trenleri hep tercih etmişimdir Ayrıca tren yolculuğunun ben de uyandırdığı özel bir yönü de var. Bu nedenle trenlere tekrar güvenle binebilmek istiyorum. Adapazarından İstanbula giderken, İzmit’te ölmek istemiyorum. Google’a Youtube’a dilediğim gibi girebilmek istiyorum. Bu isteklerimin anarşist bir yönü olmadığını tam aksine insan haklarına uygun olarak dile getirdiğimi düşünüyorum.

    Binali bey, öncelikle son 4 yılda defalarca devrilen trenleriyle ilgilenmelidir. Ağır şartlarda çalıştırdığı makinistlerin, kondüktörlerin şartlarını iyileştirici çalışmalar yapmalıdır. Google ve Youtube’u bize bırakmasının vakti gelmiştir.

    Yine Başbakanımızın dediği gibi; “Monşerler ve rektörler kendi işlerine baksınlar.”

    Ben sayın başbakan gibi Youtube’a da Google’a da dns-host-ktunnel vs. yöntemlerle giriyorum. Ama herhangi bir web sitesine bağlanmak için bin dereden su getirmek istemiyorum. Ayrıca bu işten anlamayan insanların internette istediği gibi gezinme haklarının elinden alınmasına göz yummuyorum.

    Uygulamalarınız seçim öncesi vaad ettiğiniz demokratik duruşa uymamakta ve yakışmamaktadır. Başbakanın delikanlılığına yakışmamaktadır. Ben bir AK parti seçmeni olarak sadece internetim üzerine uyguladığınız faşist tavrın akla mantığa sığacak gerekçesi olmadığını anlatmaya çalıştım.

    Yasaklarınızın altını oymaktansa demokratik yasaksız özgür bir Türkiye’de yaşamak istiyorum. Bilgisayar işinden anlayan biri olarak, istediğim Türkiye’yi alana kadar yasaklarınızı her türlü teknik yolla çiğneyeceğim.

    Tıpkı sayın başbakan gibi.

  • Park ve Çocuk

    0

    Park ve Çocuk

    Kocaeli belki de İstanbul’dan bile güzel. Denize kıyısı olan yerleri seviyorum. Denizi seviyorum. Ondan da olabilir. Ama İstanbul daha debdebeli duruyor gözüme. İzmit’te daha rahat hissediyordum kendimi. Bu da Seka Park Üst Geçidinden alınmış sıcak bir poz. Kırmızı şapkasıyla yola çıkan arkadaşımız muhtemelen parkın geniş çimeninde özgürce koşturacak ya da golf arabasına annesiyle binip tur atacak. Aslında fotoğrafı klasik bir natürmorttan çıkarıp ısıtan o oldu. İyi de oldu. Seka Park, İzmit – Kocaeli

  • ve mor ve ötesi aşık olur….

    0

    çok umutlu değildim. giderek daha da gerileyen bir grafikle ilerleyen alternatif grup mor ve ötesi’nin yeni albümü “masumiyetin ziyan olmaz”dan.

    Türkiye müziğinin üzerinde sözler ve altyapılarla şarkılar yazan grubun nedense soyut kavramlara hitap eden sözlerinden sıkılmaya başlamıştım ki; sonunda suya sabuna dokunan, siyasi mesajları olan, kalbe dokunan şarkılarla bezeli bir albüm çıkardılar. masumiyetin ziyan olmaz bence mvö’nün olgunluk dönemi albümüdür.

    albümün kapak tasarımını beğenmedim. şu “çok enteliz” havalarını üzerlerinden atamadılar. bazı şarkılarda hala bu elit havayı soluyor irrite olabiliyorsunuz. olsun, bu da onların alamet-i farikalarıdır diyor geçiyorum.

    işte albümün açılış parçası, “korkma” bu temaya uygun bir şarkı. ince göndermeler, “mahir” imgesini değişik ve anlamsız bir yerde kullanan şarkının müzik yönünü arka plana itiyor.

    meksika… bence albümün şarkısı budur. hatta ilk klip bu şarkıya çekilmeliydi. ama artık Türkiye’de klip öngörülerim tutmadığı için üzerinde durmuyorum. klasik bir mvö şarkısı olmasının yanında sanırım grubun yazdığı aşkla ilgili şarkılardan nadide bir tanesi. günde onlarca kez dinleyerek şarkının “olduğunu” söylüyorum. dinleyin dinlettirin.

    sor… bu albüme yakışan temada, sözleriyle somut yerlere dokunmayı başaran, hafiften melankolik temasını alttan alta veren müziğiyle insanı alıp götüren bir parça.

    yorma kendini… tam yaz şarkısı bu. aslında amerikan gruplarındaki “koy götüne, haydi sevişelim” ana konseptiyle yazılmış şarkıların mvö yorumundan ibaret. kumsalda terleyip yanmaya çalışırken kulaklığımdan sızacağı günleri bekliyorum.

    festus… latince “bayramlık” anlamına gelen şarkı 1 mayıs için yazılmış gibi geldi bana. bir yandan da emniyette bir zenci diyen kısmından şarkının sorguda ölen turist festus okey’e yazılmış olma ihtimali var. işte bu yüzden de çok güzel aslında. çok yönlü, çok farklı tadları olan, eleştirel bakan, lafını esirgemeyen bir mvö parçası.,

    beyoğlu artık güvenli
    lacivert ordu beni de yendi
    sordum onları ne gerdi?
    farklı olanlar onların derdi

    araf… mor ve ötesi’nin küçük sevgilim’de aksak kalan romantik kısmını tamamlayan şarkı olmuş. aşkın bıçak sırtında bıraktığı karakteri, hayatın adaletine isyanı, kendini kaybetmişliği, sevgiliye özlemi derinden anlatan çok özel bir parça. sadece son kısmında harun tekin “kimler varmış içimde yoklama yaptım” kısmından sonra ağzını fazla yayması kulağımı tırmaladı. ama olsun yine de olsun helal olsun.

    kalbin işine bak yüzüne bakamaz.
    ağlar durur sen uyurken.
    yalnız olamayan böyle mi yapar dersen anlarım.

    camgezer… yorum tarzı ve sözleriyle eksi albümün sonu belli şarkısına oldukça benzeyen ve bu nedenle burak güven’e ait olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğim bir şarkı.

    nakba… bu albümün hrant dink şarkısı. çok naif ve güzel. üstüne söyleyecek söz bulamıyorum.

    karakutu… beğenemedim bu şarkıyı. çok avrupalı bir latyapısı da olsa sözleri aklımı çok yorduğu için fazla dinleyemedim. niyeyse..

    2012… albümün adını veren sözün geçtiği şarkı. harun tekin’in yorumuyla kaan tangöze’ye benzediği bir hali var. biraz depresif mi olmuş ne sanki. güzel olmuş, güzel…

    bisiklet… güneşli gün şarkısı bu. parklarda, dinlenmelik. ama gizli bir hüzün saklıyor içinde. dinlenmeli, sevilmeli.

    bas pedala bak gökyüzüne
    seni bekleyen başka bir adam var

    her yeni albüm eskisinden bir adım öne gitmelidir ki sanatçı tutunabilsin. mvö büyük düşler’den sonra geriye düşen adımını bu albümle çiftlemiş, aradaki farkı kapatmış. “böyle mehter yürüyüşüyle nereye kadar?” diyor, giderek uzayan ve sıkıcılaşan bu albüm değerlendirmesine burada son veriyorum.

  • son yazı

    0

    gitmek mi yitmektir kalmak mı, artık; bilmiyorum.
    yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep…
    ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine…
    bilemem, belki bu yüzden ben sana
    yanlış bir yerden edilmiş bir büyük yemin gibiydim.

    ****

    beni hep aynı yerimden yaralayan
    o eve yine de döneyim istedim.
    ah benim sesimle söylesem de,
    inanmazlar; benzemiyor çünkü bir dile.

    ****

    döndüğüm, döndüğüm  ama döndüğüm…
    döndüğüm  bu sema sensin; döndüğüm…

    sen benim kara ömrüme vuran,
    suyumu harelendiren sevincimdin.

    onu sevebileceğinin en yücesiyle sevdin.
    titreme daha fazla kalbim!..
    bağışla kendini artık!..
    onu da bırak gitsin!..
    o senin en ezel gününden kaderin…
    sen onu nasılsa bin kere daha seveceksin.

    ****

    bir masal, bir taş ağırlığında olabilir mi?
    olurmuş meğer!..
    birlikte bir masala inanmak istedim ben seninle, sadece bu!..
    sen beni tek
    tek
    bıraktın.

  • ama arkadaşlar iyidir

    2

    her şey insanlar için aslında. taşıyabileceğinden fazlasını da yüklese hayat bazen. hepsi bizim için. çünkü kendi yarattığımız sanal dünyanın sanal gerçekleri neticede. ve katlanmak zorundayız, kendi amaçlarımız, keyfimiz uğruna girdiğimiz yolların sapa çıkmazlara sürüklenmesine.

    ki katlanamam ben her zaman. bırakıp gidesim gelir. o an her şeyi bırakıp; bir sahil kasabasında, sallanan sandalyemde uyuklayasım gelir. içesim gelir bazen, dağıtasım gelir her şeyleri bir çırpıda.

    ama arkadaşlar iyidir. yanında olurlar insanın. canın yanarsa onunki de yanar. senin beş yandıysa onun iki yanar. korur kendini, kaptırmaz ama ortak olur derdine. arkadaşlar iyidir.

    insanın dağıtabileceği bir-iki arkadaşı olmalı. hani dostu olmaz da, zoraki sırıtmayacağı iki-üç insan olmalıymış. yaş aldıkça öğreniyorum. yalnızlık bir tercihtir elbet. ama yalnızlığı da ara sıra terk etmek gerekmiş.

    ama arkadaşlar iyidir neticede. ortak olurlar yalnızlığına. o an bitmiş gibi her şey. bir an “sen” olurlar karşında. eğilip kulağına “sana kız mı yok hocam” derler de, vururlar kadehin gözüne. kırparlar sağ gözü hafifçe, fondiplerler bardağı delikanlı bir azimle.

    onlar birer kamyondur. sense yol.. çok anlam yüklediklerin geçip giderken izlerini kolay silemezsin. ağırlaştıkça derinleşir yüzlerinin izleri. çok şey öğretir arkadaşların izleri. satanı da sahip çıkanı da.

    herkese sırtını dayamamak da gerekirmiş. bunu da öğrendim. sırtımı dayadığım, koynuma yasladığım çok bedeni hafızamdan silerken fark ettim. insan, sinsiymiş, hainmiş içten içe. sevgisiyle sararken ihanetini de örermiş.

    ama yine de iyidir arkadaşlar. en vurdulu kırdılı öykülerin oscarlık oyuncuları olursun beraber. sen iki tekme yediysen, o da üç yumruk yer. korur kendini, kaptırmaz ama ortak olur kavgana. iyidir arkadaşlar.

    aslında dağınıktır bu yazı başından beri. saçma sakildir. ve sen, bu satırlara kadar eriştiysen kardeşim. arkadaşımsındır benim. korursun kendini, kaptırmazsın…ama seversin de meraktan sonuna kadar dinlersin sözlerimi. bilirim.

  • viyadüklerden tünellere…

    0

    yine bir “sen” nöbetinin sonundayım. sonu yok sandığım bir tünelin ucundayım yine. bu kez de viyadüklerde, viyadüklerin o soğuk rüzgarında yalnızım. bir başına.

    üşürken anacağım seni bu kez de. ne fark eder? tünelin karanlığında dönmen için kendi kendime yalvarış provaları yaparken, şimdi mutluymuş da çok güçlüymüş gibi seni böyle olgunmuşcasına anmak… neye yarar ki?

    bir süre farklı melodiler, farklı insanlar, farklı heyecanlar tadacak; sonra yine bir tünelinde boğulacağım aşkının.

    ne fark eder?
    söyle!
    viyadüklerde özgürlüğü tatmak, ucu karanlık bir tünele bağlandıktan sonra.
    ne fark eder?
    ölümünü bekleyen bir cüzzamlı gibi herkesten kaçarak yaşamak.

    şehirleri birbirine bağlayan yollar gibi öykümüz. nice hikayeler, nice vuslatlar, nice hasretler geçiyor üzerinden. ve ben öyle umarsız, öylece umutsuz akıp giden bir ağır vasıtayım yolda.

    evet yollar gibi, tünellerden viyadüklere… uzayıp gidiyor ömrüm.

    yine bir viyadük. rüzgar çetin. yalnızım, özgürüm ama üşüyorum. neredesin? umursamıyorum.

    tek bir dileğim var. çok sev. aşık ol hatta.

    çünkü sen; hiç viyadüklerden tünellere koşan,
    bir ağır vasıta olmadın…

  • içimizin camlarını kapatan albüm

    3

    bu sıra da moda olan yeni bir şey var. bahar gelirken, gençlik çimenlerde, parklarda aşkın zirvesine oynarken slow albümler çıkıyor. sanki sonbaharın başındaymışız gibi, nisan’da eylül hüznü taşıyoruz kulaklarımızda. gripin’den sonra emre aydın da bu ekolden bir albüm çıkardı. “kağıt evler”

    albüm şerefine yenilenen web sitesinden demolarını dinledikten acilen edinmem gerektiğini hissettim. daha önce “emre aydın strikes back” yazısında da bahsettiğim gibi albümün ilk piyasaya verilen şarkılarından kaliteli bir iş çıkacağı belliydi.

    şu anda 10 küsuruncu turumu atıyorum şarkılarında. soundlar düzeltilmiş, daha profesyonel bir hava hissediliyor, emre aydın’ın tikky şivesi biraz daha kırılmış. 2. albüm eşiğini atlanmış, ilk albümün gölgesinde kalınmamış. sözler daha daha bir vurucu dağıtıcı olmuş. kısacası olmuş bu albüm, yine olmuş.

    uzun bir değerlendirme yapmak için etkisinden kurtulmak lazım.

    “üşürsen söyle hemen
    içimin camları kapansın
    bıraktım öyle kalsın
    bizim gibi darmadağın”

  • avcumda

    1

    avcumda yanakların
    öyle sıcak, öyle narin
    ve bu olup bitene inat
    öyle nazenin

    sanma ki unuttum
    yanaklarının sıcaklığını
    o şehrin soğuğunda

    avcumda avcun
    bir yemin gibi
    sımsıkı tuttuğum
    öylesine ‘benim’
    öylesine ‘senin’

    sanma ki bıraktım
    bir şehir gibi sokak sokak
    dolaştığım avuçlarını

    avcumda bin yıllık yorgunluğun
    avcumda bütün hatıran
    başladığım yerdeyim tekrar
    hiç yaşamadan

    alıp verdiğim
    bir ‘derin nefes’ti avuçların
    bir solukta akıp gitti yanakların
    derininden hafızamın

    sanma ki dolaşmadım
    bir şehri sokak sokak
    avcumda bir resim
    nefesimde adın

    ve sen!
    sevdiğim kadın

    “artık seninle biz
    düşman bile değiliz”

    onur – 27 mart 2010 / 02:00 – sakarya

  • t-mobile ci-vanım!

    0

    yılbaşından beri laptopumdan ayrılmaya çalışıyorum. cep telefonumu da satıp belli bir miktar kaynak yarattıktan sonra telefon ve pc’yi birleştirecek bir cihaz arayışına geçtim. nitekim sonunda bir süredir her ürünüyüle (mail, browser, arama) beni cezbeden google’ın telefonu g1 ile tanıştım.

    cihazın birden fazla markası var. ama bilnen adı t-mobile g1. ya da geliştirilme adı olan “htc dream” ile de anabiliriz.

    telefon tamamen google’ın ticaret ve hizmet mantığıyla hazırlanmış. akla gelen her işi yapabilen, tam internet destekli ve senkronizeli bir telefon yapmak istenmiş. ancak öte yandan da son kullanıcıya bir parça uzak olduğunu söylemek gerek. forumları gezmeyi seven ar-ge meraklısı gençlere hitap ediyor.

    tasarım :

    g1′ımın hem dokunmatik ekranı hem de tam fonksiyonlu bir q klavyesi var. bu yönüyle hem iphone freak’lara hem de dokunmatik ekrana eğreti olanlara göz kırpıyor. çok şık bir tilt hareketiyle yatay olarak açılan klavye n97 havası vermiş. ayrıca istenirse aktif edilebilen dokunmatik bir klavyesi de var.

    g1′ın altında bulunan “çıkıntı”, başta itici gelse de hem dikey hem da yatay kullanımda oldukça ergenomik bir his yaratıyor. ana kullanım tuşları bu çıkıntı üzerinde yer almış. 5 adet tuş ve 1 trackball’u var. trackball’un alamet-i farikasını blackberry bold’dan biliyoruz. ama g1′ın trackball’u bold’unkinden biraz daha çıkık ve bu sayede kullanımı daha kolay. ana tuşlar sırayla arama kabul – ana menü’ye dönüş – bir önceki menüye dönüş – arama red tuşları olarak sıralanmış. bunların üstünde bulunan menü tuşuysa o anda kullandığınız uygulamayla ilgili ayarlar listeliyor.

    q klavye oldukça rahat. elinize tam oturuyor ve 1-2 güdne pc hızında yazmaya başlıyorsunuz. klasik copy-paste yapma imkanınız var. bu yönden iphone’a çakmış bulunuyor. ancak aydınlatması yetersiz olmuş. bazı ortamlarda görmek zorlaşıyor. keşke herhangi bir tuşun üzerinde kabartma olsaymış.

    g1′da sadece bir adet çıkış var. bu da eski telefonum x800′ benzer bir eksi yön. şarj, data ve kulaklık çıkışları tek bir mini-usb arayüz üzerinde ve bu da demektir ki bu telefonla aynı anda birden fazla işlem yapamayacaksınız. ayrıca bu portun telefonun alt kısmında hem de tam ortada olması yatay kullanımı tam bir çileye dönüştürüyor. hele de benim gibi tombul elleri olanlara büyük işkence.

    yazılım-donanım :

    linux sanırım pc’de başaramadığını mobil cihazlarda başaracak. android harika! tamamen kişiselleştirilebilir, hızlı ve sağlam. ayrıca cihazın kimi yazılımsal eksiklerinin bir süre sonra giderilebileceğini tahmin edebiliyorsunuz.

    wlan performansı beklenenin üstünde. burada tarayıcısının da etkisi büyük. web sayfalarını normal görünümlerinde takip etmek mümkün. ancak ne yazık ki flash desteği yok. bunun da geliştiriciler tarafından kapatılacak bir açık olmasını umuyorum.

    cihazda klasik masaüstü mantığı daha kişiselleştirilebilir ve daha zengin bir arayüzle sunulmuş. gnome’dan alışık olduğumuz çoklu masaüstü düzeni mevcut. ve masa üstlerine dilediğimiz widget’ları ekleyebiliyoruz. widget’lar ve programlara ise android-market’ta tamamen ücretsiz olarak dağıtılıyor.

    android market uygulamaları oldukça zengin. google dersini iyi çalışmış ve kullanıcının tüm isteklerine cevap verecek uygulamalarla android’i zenginleştirmiş. marketin içinde su terazisinden metal dedektörüne, pusula’ya varana kadar en işe yarayanından en acayibine yüzlerce uygulama mevcut.

    kamerası iyi değil, ve bir kötü sürpriz daha; video kayıt özelliği yok. bunlar yazılım desteğiyle giderilse bile, orijinalın yerini dolduramayacak eksikler.

    diğer detaylar :

    dokunmatik ekran hassasiyeti muazzam. iphone’u bile sollayacak tepki hızları söz konusu. ancak multi-touch yok. bunun yerine trackball’un etkin kullanımı tercih edilmiş. kullandıkça “ulan bu nane olmasa bi halt yapamazdık bu telefonda” diyor insan ister istemez.

    kulaklığı mini-usb kulaklığın verebileceğinin en iyisi ama normalin altında. yakın zamanda bir adet dönüştürücüyle 3,5” kulaklığıma dönmek istiyorum.

    üstüne sayfalarca yazılası, saatlerce kurcalanası bu telefonun bataryası çok az ömürlü uykusuz gece testlerim sonucu 23-24 saat gidebildiğini tespit ettim. ve yıkıldım.

    genel yorumum :

    multimedya özellikleri zayıf, ancak genel kullanımıyla “iş görecek” bir telefon. tam google işi. görsellik zayıf, işlev büyük. laptopdan sizi kolaylıkla koparabilecek bir cihaz. mobilitenin keyfine varın.

    artılar :

    dokunmatik hassasiyeti

    tasarımı

    klavye ergonomisi

    android faktörü

    güçlü işlemcisi

    sistemin ve web tarayıcısının hızlı ve uyumlu çalışması.

    eksileri :

    multimedya kalitesinin düşüklüğü (kamera-kulaklık vd.)

    pil ömrü

    klavye aydınlatmasının zayıflığı

  • hadinayyana

    0

    ne garip, temizlik suyla da oluyor ateşle de. anızlar yanarak yeni tohumlara yol açıyor, balkonun beyaz karoları yapışan çamurdan suyla arınıyor.

    peki “temizlenirken” içim; temize çekerken olanı biteni zihnim; dışımı yağmurlar ıslatıyor ve içim cayır cayır yanıyorsa… bu temizliğin sonunda pür-i pak mı olacağıma işarettir? bahar temizliğini mart ortasına bırakan yüreğim, bu sefer başarabilecek mi ayağa kalkmayı?

    şarkılar…beni bir tek yalnız bırakmayan onlar. ne dostlar, ne kitaplığımın tarih öncesinden gelen kokusu, ne içime yakan ateş, ne yanaklarıma düşen tuzlu su…ve işte şarkıda dediği gibi “her sözde her gözde şefkat aramam, kırıyor kalbimi sonunda nasıl olsa”

    sanırım aşk gitmeye yüz tutunca en son hamlelerini hoyratça yapıyor. “boşluğuna” geliyor insanın. şarkılarla, anılarla, rüyalarla en ücra, en müstehcen köşelerine şahbaz darbeler vurup kaçıyor. izliyor kıvranışınızı. aşk ölümün eşiğinde bile aşk’lığından kaybetmiyor.

    yazının başlığı ölmeye yüz tutmuşken son hamlelerini hoyratça kullanan bir aşkın, bir vakitler neşe içinde mırıldandığı en sevdiği şarkı dizesidir. onu hala seviyor muyum? belki en sıkışık vakitlerimde hüznümü, belki en rahat zamanlarımda huzurumu, belki en mutlu olduğum günlerde gözlerimin pırıltısını paylaşamadığım için özlüyorum.

    dün seni gördüm rüyamda

    arnavut kaldırımlı taş sokakta…