Author Archive

  • Yahşi Batı’nın Siyasi Tabanı

    1

    Cem Yılmaz'ın en çok eleştirildiği nokta siyasi mizah'tan kaçınmasıdır. kimileri bunu yetersizlikle kimileri korkaklıkla açıklamaya çalışıyor. tüm söylenenlerin aksine Cem Yılmaz'ın son filmi Yahşi Batı'da ince bir siyasi alt metin var.

    Filmde Zafer Algöz'ün canlandırdığı şerif, faaliyet alanları (din,kolluk,kanun vs.) bakımından devleti ve özellikle statükocu derin devleti temsil ediyor. şehirdeki tüm faaliyetler hatta saloon bile ona ait.

    Kızılderililer ise Kürtler. Johnny Lesh bizim derin devletin bir dönem Kürt iş adamı ve aşiret reislerini yok etmek amacıyla kullandığı mafya… Bir sahnede şerif birilerine Kızılderili kıyafeti giydirerek "ulelek ulelek diye ortalığı velveleye verin" diyor. Burası da kontrgerilla faaliyetlerine ve ergenekona işaret etmiş. Kontrgerillanın PKK namıyla doğuda yaptığı katliamlar,  asit kuyuları, ergenekon'un "provokasyonları" vs. burada çok ucundan anlatılmış.

    Öte yandan PKK olgusu da bir grup yol kesen Kızılderiliyle sembolize edilmiş. Yüksek öğretim alan militanlar "Adım Richard Thomas oxford'da okuyorum." diyen Kızılderilinin dilinde hayat buluyor. Bu aşırı liberal duruşun yanında filmin resmi ideolojiye selam çaktığı yerler de var. Örneğin "Türkler Kızılderili değil, Kızılderililer Türktür" sözünün sıkça duyulması Kürt diye bir ırkın olmadığı düşüncesine, Kızılderililerin onlara yerel dille hitap eden Cem Yılmaz'ı anlamayıp Türkçe konuşmaları da dil polemiğine yapılmış ince bir göndermedir.

    Filmi 3 defa üstüste izleyerek yaptığım bu çıkarımlar tamamen yalan, uydurma da olabilir. Ama ben bu kokuyu aldım.

  • zamanın ruhu -1

    0

    ne okudum?: korkma ben varım’ı tekrar okudum geçen gece. hayatımda ilk kez bir kitabı bir günde bitirdim. tamam hatırladığım bazı yerleri atladım. o yüzden daha rahat bitti zaten. akıcı ve macerası bol bir kitap ama gerçeklikle bağlantısı koptukça siz de kitaptan kopuyorsunuz. fantastik türü sevenlere, içinde bizden öğeler taşıyan bir eser.

    ne izledim?: geçen hafta av mevsimi’ne gittim. çekim tekniği olarak gayet başarılı sürükleyici olmasına karşın, hikaye 2. bölümün başından itibaren çözülüyordu. yavuz turgul’un 10 yılda hazırladım demesine değecek bir öykü var mıydı? bilmiyorum. ama kastettiği kurguysa gerçekten o kadar emek verildiği belli. bu arada cem yılmaz’ı izlerken idris’ten çok arif’i izledim ben. onu bepenmedim. ayrıca oscar goes to okan yalabık.

    bi de arada dexter’ın birinci sezonunu bitirdim. insanı kendi içine yönelten işleri seviyorum. arada kan ve ceset görmek insanın içini kaldırsa da bunlar tv yayın ahlakına sığacak kadar küçük kareler halinde çekilmiş. bu arada rita yenge sen bizim her şeyimizsin!

    ne yaptım?: tam olarak hiçbirşey. bugün özetlemem gereken bir makale var. kendimi makalelerime adadım. 1-2 yıl önce hocalardan rica minnet aldığım kitap ve dergilerdeki makaleleri tarayarak bitirmeyi planlıyorum. elimde 720 sayfalık bir kitap var. içindeki 20 makale analiz için beni bekliyor: Yerel Yönetimler Üzerine Güncel Yazılar…

    ne dinledim?: Erkan Oğur – Mamoş türküsü. Memati’nin oğlu öleli beri her yerde çınlıyor zaten. Lakin türkünün kocasını aldatan bir kadının öyküsünü anlattığını öğrenince baya güldüm.

    ne yedim?: diyetteydim bozdum. kuzenimin doğum günü pastasını yedim.

    ara ara devamı gelir.

  • Bir Makale Değerlendirmesi

    0

    Kamu Yönetimi bölümü öğrencisi olarak aynı ve benzer bölümdeki arkadaşların ödev ve proje hazırlarken yaşadıkları en büyük sıkıntının kaynak bulma ve yorumlama ile ilgili olduğunu iyi biliyorum. Öncelikle problem kaynakların bulunmasında çıkıyor. Online veritabanlarının çoğunun sadece akademisyenlere açık olması kütüphanelerin fiziki şartları ve personelin yeterli donanıma sahip olmaması da önemli bir handikap.Ayrıca öğrenci olarak bizlerin de akademik bir makaleyi nasıl okuyacağımız ve yorumlayacağımızı bilmiyor oluşumuz da bir gerçek.

    İşte tüm bu detaylar üst üste binince örnek bir şablonda bir makale nasıl okunur nasıl yorumlanır ve hangi eleştirilere tabi tutulur göstermek gerektiğini düşündüm. Aşağıda bunun bir örneğini göreceksiniz. Makalenin kendisine TODAİE web sitesinden ulaşabilirsiniz.

    » Read the rest of the entry..

  • Google ve aptal Nexus politikası

    0

    Google Android işletim sistemini dünyaya tanıtan şirket olarak yeni nesil mobil pazara yeni bir soluk getirdi. Özellikle geliştirilen sistemin açık kaynak kodlu olması ve Apple’ın gözdesi Iphone’a oranla daha uygun fiyata denk -hatta yer yer daha önde- cihazlar sunması Android’i öne çıkardı.

    Ancak görünen o ki Android’i çıkaran da batıran da Google olacak. Hem de saçma üretim ve pazarlama politikaları yüzünden. Peşinen kabul ediyorum. Apple, Iphone’la mobil piyasada yeni bir kulvar açtı. Tam dokunmatik ekranlı cihazlar savaşını başlatan ve bu alanda öncü olan Apple bu kategorinin doğmasının temel sebebidir.

    Özellikle HTC’nin eğildiği Android’in yeni meraklısı Koreli şirket Samsung oldu. Kendi geliştirdiği BADA platformunun Android’in pastadan aldığı büyük payla o kadar da uzun ömürlü olmayacağını anlayan firma Google’la dirsek temasına girdi ve sonunda Google’ın ikinci resmi telefonu Nexus S’in üreticisi ve satıcısı olma hakkını elde etti. Bu durum Google ve HTC’nin yollarını ayırdığını gösteriyor.

    Google Nexus One’ın satışı konusunda eli sıkı davrandığı için bu cihaz beklenen büyük çıkışı yapamadı. Sürekli değişen satış politikası (kontratlı-kontratsız, sim kilitli-kilitsiz satışlar) kullanıcıların kafasını karıştırdı ve cihaz güme gitti. Daha sonra işi pişkinliğe vuran şirket tutup düşük satışlardan HTC’yi sorumlu tuttu. İkinci telefonları olan Nexus S’in üretimi ve pazarlanmasında Samsung’la anlaştı. Bir süre sonra Samsung ise yaptığı bir açıklamayla Google’ı şok etti. Firma 2011 projeskiyojnlarında Windows Phone 7’ye ağırlık vereceğini Android’in geleceğini parlak görmediğini açıkladı. Belki de uzun vadede kendi platformları olan BADA’ya kulvar açmak için yaptıkları bu hamleyle Google’a iyi bir ders vermiş oldular.

    Yine de ben bu ayrılığa üzüldüm ne yalan söyleyeyim. HTC Android’in bugünlere gelmesinde çok büyük performans göstermiş bir markaydı. Çıkardığı pek çok model efsane olmuştu. Özellike son çıkan HTC Desire ve Desire HD ile Android’in hedef kitlesini büyütmeyi amaçlıyordu. Öte yandan Google, tercihini Samsung’dan yana kullanmadan önce de Samsung çok büyük ölçekli bir Android modeli çıkarmıştı. Samsung Galaxy S, özelliklerinden çoğuyla Nexus S’e rakip olabilecek bir cihaz. Hem görünüşleri benziyor hem de teknik özellikleri. İki modelin aynı firmadan çıkması ise kardeşi kardeşe kırdırmaktan başka bir şey ifade etmiyor.

    Google yine uyguladığı bu saçma satış ve üretim politikasıyla Nexus S’e de yazık edecek gibi duruyor. Ama eğer Nexus S bir çıkış yakalarsa bunu Samsung’un dünya genelindeki marka bilinirliği sayesinde tutacaktır.

  • “Kadının ne işi var?”

    0

    Ne de gücü… Biraz güçlenmeye fikir sahibi olmaya kalktı mı hemen vururuz kafasına zaten. “Ne işin var lan senin?”

    Geçen hafta polisin kasıklarını patlattığı gençlerden biri hamileydi ve yediği polis dayağıyla çocuğunu kaybetti. İzin almadan gösteri yapmanın hak ama yasak olduğu ülkede bu kadının ve kaybettiği bebeğinin haklarına sahip çıkan olmadı. Medya olayı sahiplenmedi, sadece köşe yazarlarından bazıları şahsi olarak destek vereceklerini ve konunun takipçisi olacaklarını belirttiler o kadar.

    Olayı ilginç kılan özellikle egemen gücün konuya bakışı oldu. İktidarı ve dolayısıyla polisi bu konudan sıyırmak isteyen çevreler hamile kadını eyleme katılmakla suçladılar. “Hamile kadının eylemde ne işi var?” sloganıyla ortaya çıkan bu görüş Emre Aköz, Oray Eğin ve benim çok inandığım bir insan olan Engin Ardıç tarafından savunuldu. Yeni Şafak yazarı Ali Bayramoğlu bile bu olayı şiddetle kınarken, Bülent Arınç konunun titizlikle takip edileceğini ve sorumluların cezalandırılacağını söylerken, kraldan çok kralcı olan kimi “aydın”lar bu katliamı haklı çıkarmaya çalıştılar.

    Ben olayı farklı bir boyuttan anlatacağım şimdi.

    Filistin’e insani yardım götürmek için yola çıkan Mavi Marmara gemisi İsrail’den defaatle uyarı almış, müdahale edileceği söylenmişti. Bu uyarılar daha gemi yola çıkmadan başlamıştı zaten. Ancak onlar yüklerinin insani yardım olduğunu söyleyerek yola çıktılar. Sonunda gemi İsrail’in kalleşçe uluslararası sularda işgali ve sivilleri öldürmesiyle yolundan döndürüldü.

    Mavi Marmara gemisinin içindeki bir anne, pusetindeki bebeğiyle bir süre rehin tutulduktan sonra Türkiye’ye geri gönderildi. Onları gördüğümde gayri ihtiyari ben de sormuştum; “El kadar bebeğin ne işi var Filistin gibi bir cehennemde?”

    Öyle ya? Filistinli anneler evlatlarını orada ölümden korumak için canla başla mücadele ederken bu kadın nasıl bir cesaretle evladını ölüme götürüyordu?

    Hem İsrail’in götürdükleri yardımı Filistin’e sokmayacağını biliyorlardı. En iyi ihtimalle bir sıcak temasın olacağı bilinen bir gerçekti. Hem de İsrail’in güvenilmez bir ülke olduğunu zaten ideolojik kodlamaları kendilerine fısıldıyordu. Buna rağmen o bebek neden gitti oraya? Anneni gitmesi kendi tercihidir. Ama ya bebek? Bu çocuğu bırakabileceği hiç bir yer yok muydu? Sorular çoğalıyor olayın anlamsızlığı da gün yüzüne çıkıyordu.

    Ama bu soruları bugün “Hamile kadının eylemde ne işi var?” diyen abilerimiz soramadılar o dönem. Onlar İsrail’in insanlık dışı tavrını yazdılar. Yazmaları gereken de buydu. Doğrudur. Ama bir annenin evladına karşı ilgisini madem bu kadar önemsiyorlardı, neden Filistin’e giden anneyi eleştirmediler?

    Üstelik bizim gençler, kendi ülkelerine güvenmişler, herhangi bir silah teçhizat almadan pankartlarıyla sokağa dökülmüşlerdi. Belki sığ bir söylemle “bağırıp çağırıp” gideceklerdi. Onlara Mavi Marmara’daki gibi güvenmedikleri İsrail ordusu değil, güvendikleri ülkenin kendi ülkelerinin polisi şiddet uyguladı. Kadınların kasıklarını erkeklerin burunlarını ve gözlerini patlattı.

    Ve bu durumda bile haklarını bangır bangır savunacak manşetlere taşıyacak bir tane şerefli medya aygıtı bulamadılar. Aksine suçlu oldular. Kendilerinden olana mübah saydığını karşısındakine yasak gören bir avuç elitist aydın tarafından.

    İşte empati Demokles’in kılıcı gibi sallandığında başınızın üstünde, saçmalamayı bir kenara bırakır ve tüm insanlar için aynı şeyi düşünmeye başlarsınız.

  • twitter çıktı mertlik bozuldu

    2

    Sosyal medya’nın yeni araçları giderek eskilerin üstüne mum dikip selasını okuyor gibi. Özellikle micro-blog servislerinin asıl blogları öldürdüğü kanaatindeyim.

    Micro-blog’lar twitter, tumblr ve friendfeed gibi sitelerin içinde bulunduğu yeni bir kategori olarak tanımlanabilir. Bunlar içinde özellikle twitter’ın önemini anlatmaya sanırım gerek yok. Ben kendi penceremden twitter’ın benim için ne ifade ettiğinden girerek genel bir tablo çizmeye çalışacağım.

    Twitter benim en çok ihtiyacım olan bir şeyi karşıladı. Kısa cümlelerle kendimi anında ifade edebilmek ve bunu -kısıtlı- bir takipçi kitlesiyle paylaşmak. Özellikle tanımadığınız takipçilerinize hitap etme duygusu yazdıklarınızda bir rahatlık veriyor. Bu nedenle twitter’da Facebook’a nazaran daha rahat davranıyorum ve içimden geldiği gibi yazabiliyorum.

    Yazmayı kamçılamasının yanında micro-blogların en büyük handikapı yaratıcılığı sömürmesi. 140 karaktere sıkıştırdığım düşünce balonları internet havuzunda kaybolurken düşünceleri daha etkili ifade edebileceğim yazıları yazmayı hep sonraya erteliyorum.Eskiden sayfalarca teknoloji ve siyaset yazısı yazabilirken şimdi 2-3 twittle olayı geçiştiriyor olmamı üşengeçlik olarak görüyorum.

    Evet sosyal medya ve micro-blog konsepti eskiye oranla çok farklı kitlelere ulaşma imkanı sağlıyor. Ama kişiliğin ve yorumun etkin ifade edilemediği, herkesin belli kalıplar çerçevesinde yazdığı tektipleşmeye aday yığınlar olarak ilerliyor.

    Ben özellikle Android’de yaşanan değişimi (Google’ın HTC’den Samsung’a geçişi) ve Wikileaks olayını yorumlamak isterdim ama gerek günlük tempom gerekse de az önce de bahsettiğim sosyal medya’nın verdiği tembellik hissiyle bu olayları es geçtim.

    Yeni sosyal medya sadece eski araçları imha etmekle kalmadı bence bir dönem mizah dergilerinin üstlendiği görevi de devraldı. Mizah ve Taşlama’nın en ilginç eserleri artık twitter’da veriliyor. Kullanıcılar da bilgiye bu denli kolay ve ucuz ulaşmanın keyfini çıkarıyorlar.

    Yazının başından beri tam adını koyamadığım bu yeni oluşum gitgide geleneksel medyayı tamaiyle kuşata dursun ben de uzun süredir yazmadığım yazılarıma ve ödevlerime eğilmeye başlasam iyi olacak. ha bu arada twitter adresim twitter.com/onurtrklmz :)

  • Kordon

    0

    Kordon

    İzmit, Marina

  • seni görmek ister her bahtı kara

    0

    Ankara!

    22 Ekim haftası yaptığım çat kapı Eskişehir gezintisinin bir gününü başkente ayırdım. Eskişehir – Ankara arası çalışan hızlı tren hattını da böylece denemiş oldum.

    Pazar sabahı Ankara’ya davet mesajını 11:45’de aldım, 10 dakika içinde hazırlanıp 12:00’deki hızlı trene yetişmek için evden alelacele çıktık. Tren biletini aldığımda saat 12’yi geçmişti. Son anda koşa koşa yetişebildim. Son yolcuyu aldıktan sonra hareket eden YHT gerçekten de vaad ettiği hızlı ve konforlu ulaşımı sunuyor.

    http://www.twitpic.com/32ewny

    Binişte sizi güler yüzlü TCDD personeli X-Ray cihazları ve özel platformlarıyla karşılıyor. (resmi dönüş sırasın erken çektiğim için güleryüzlü personelden henüz eser yoktu)

    Yolculuğun başında her yolcuya birer kulaklık veriliyor. Bunları koltuğun kolçağındaki yuvalara yerleştirip ister LCD ekranda yayınlanan filmin sesini isterseniz diğer 5 kanalda yayınlanan müziği dinleyebiliyorsunuz. Kulaklıklardan bir sennheiser performansı beklemek yanlış, yol boyu sizi oyalayacak seviyede.

    Vagonun ortasına yerleştirilmiş LCD tv’lerde bir sonraki durak ve anlık hız bilgileri altyazı olarak veriliyor. Ekranlarda dönen filmi takip etmek de yolculuğu keyifli kılıyor.

    Hostesler son derece kibar. YHT tam bir uçak havası veriyor. Koltuklar rahat ve sallantı çok düşük seviyede. Hız olarak maksimum 250 km/s yapıyor ve 2,5 saat olan Ankara Eskişehir güzergahını şu an için 1,5 saate indirmiş durumda. Arada durduğu Sincan İstasyonu da olmasa 1 saat 10 dakikaya inebilir bence bu süre.

    Efendim teknik detayları bir kenara bırakalım. Ne diyorduk? Hah, debdebeli bir sürecin sonunda Ankara’ya vardım. Şehir beni olanca karmaşasıyla karşıladı. Yeni yapılan Ankara Şehir Stadı dışarıdan bile etkileyici görünüyordu. Ama Sakarya’dan bildiğim o garabet mavi minibüsleri görünce sinir oldum. Ankara’yla ilgili ilk tespitim; Toplu taşıma iyi değil.

    Garın hemen karşısında yenilenen Gençlik Parkı var. Burası daha önce o kadar da tekin olan bir yer değilmiş. Ama 5-6 aydır ailelerin gezebileceği şekilde yeniden düzenlenmiş ve izbe görüntüsünden sıyrılmış. Burada kahvaltımı Bir adet Ayvalık Tostu’nu perişan ederek yaptım :-)

    Gençlik Parkı içindeki Lunaparka girdik. Burada çok acayip adrenalin makinaları var. Bunlarla pek de iyi hatıralarım olmadığı için uyuzum ben. Roller Coaster, Crazy Dance, Fırlatma gibi bir sürü acayip alet.

    Neyse yavaş yavaş yükselen dönme dolaba bindik de Ankara’yı cepheden görme şansımız oldu.

    İlk defa geldiğim Başkent’te Anıtkabir’i görmeden olmaz dedim ama şansım yaver gitmedi. 29 Ekim hazırlıkları nedeniyle kapalı olan Ata’nın Kabrine, Ankara’nın Kalbine giremedik. Bedbaht olarak tekrar metroya döndük. Ha Anıtkabrin olduğu kısıma metroyla gittiğimizi söylemiş miydim?

    Ankara’nın en başarılı bulduğum sistemi metro oldu. İki katlı bir metro hattı inşa edilmiş ve şehirde baştan başa yer altından ulaşım ağı kurulmuş. Halk da yoğun olarak kullanıyor bunu. Uzun mesafelere 10 dakikada erişmek mümkün oluyor. Londra halt etsin efendim!

    Ne yapalım, ne yapalım diye içimiz içimizi yerken, Kızılay meydanında bulduk kendimizi. Oradan aşağı doğru sallandığınızda karşınıza Abdi İpekçi parkı çıkıyor. Ve meşhur Ankara’nın Geyikleri… Bunların önünde poz vermemek olmazdı. Kadraja geyikleri ve beni sığdıran eller dert görmesin :-)

    Sıhhiye’de Ankara Üniversitesi DTCF önünden otobüse binerek Ulus’a geliyoruz. Otobüsler olabileceğinin en eskisi. İstanbul’da ben çocukken kullanılan bilet sistemi uygulanıyor. Açıkçası ısınamadım. Hatta yadırgadım.

    Ulus Ankara’nın ilk yerleşim bölgesi, Birinci ve İkinci Meclis burada. (burada gezi gurmelerine bir not, birinci meclis TBMM tarafından öğrencilerin ücretsiz ziyaretine açılmış, İkinci meclis için Kültür Bakanlığının 3TL’lik müze biletini satın alarak girebiliyorsunuz. Ayrıca Birinci Mecliste Fotoğraf çekmek kesinlikle yasak.) Ayrıca Türkiye İş Bankası’nın ilk şubesi de yine Ulus’ta. Onun hemen çaprazında ilk Sümerbank ve Mağazası bulunuyor. Ancak mağazayı daha sonra kapatıp LCW’ye çevirmişler, dokuyu bozmamak için harfleri de aynı şekilde basmışlar. Bunu gördüğümde çok gülmüştüm.

    Yine Ankara’nın meşhurlarından at üstünde Mustafa Kemal heykeli ve Ulus. O heykelin hemen ardında bombalanan Anafartalar Çarşısı. Burası Ankara’nın ilk alışveriş merkezi ve bir not; Türkiye’nin ilk yürüyen merdiveni burada kurulmuş. Sırf onu görmek için bile gelenler olmuş.

    Anafartalar Çarşısı’nın kenarından tırmanıyor ve Susam Sokağı’na geliyoruz. Ankara’nın en karışık yeri burası. Tamamen insan kalabalığı var. Ama oradaki fırından aldığımız tahinli ekmeğin tadı hala damağımda. Biz burada sırf toz yiyormuşuz diyorum hala. :-)

    Biraz daha yukarıda şu anda restorasyonu süren Hacı Bayram Veli Camii ve Türbesi karşılıyor bizi. Camiin etrafı konteynerlerle kapatıldığı için resim almak mümkün değil. Veli’ye dua edip dönüyoruz.

    Yavaştan akşam mı oluyor ne?

    19:00 hızlı trenine biletimi alıp güzel ülkemin başkentine veda ediyorum. Ve Eskişehir yolunu tutuyorum.

    Eskişehir sonrası Ankara biraz daha burun kıvırdığımı itiraf etmeliyim. Fazla plansız ve oturmamış buldum. Hele ki bu görüntünü başkentte var olması üzdü beni. Ama metropol olmaktan eksiği var mı bence yok. :-)

    yazıyla ilgili tüm fotoğraflar http://photobucket.com/onurtrklmz-ankara adresimdeki albümde.

  • Akşamüstü

    0

    Akşamüstü

    Ankara’dan alabildiğim ender güzel pozlardan. Şehrin kalabalık ve telaşlı havası beni nedense cezbedemedi. Böyle4 kalabalık şehirlere deniz elzemmiş gerçekten. Güneş son dansını yaparken bize de ufaktan “hadi evinize” der gibiydi. Ulus Meydanı – Ankara

  • Tramvay

    0

    Tramvay

    Çekmeyi hayal ettiğim bir fotoğraftı bu. Farklı açıları, planları seviyorum. Hiç görmediğiniz gibi gösteriyor çekim alanını. Eskişehir’de sanırım Doktorlar Caddesinden bir kare. Doktorlar Caddesi – Eskişehir

  • Bir Gezi Yazısı (eskişehir)

    0

    İlk cümleler hep zordur. Ama onlar geldiğinde devamı çorap söküğü gibi gelir.

    Eve geldiğimden beri düşünüyordum bu yazıyı yazmayı. Ama nasıl anlatacağımı bilemedim. Zaten çok da planlı olmadı bu gezi. Saman alevi bir öfkeye sarınıp atladım trene ve her şeyi bırakıp gittim.

    Cuma akşamı 7:06′da Arifiye’de olacağını vaat eden Sakarya Ekspresi, 7:30′da geldi. bu ve bunun gibi üç tane daha hat var Ankara’ya giden (cumhuriyet, başkent ve doğu ekspresi). sanırım en konforlu olan Sakarya ekspresi imiş. Trende wi-fi internet bağlantısı ve her koltuk için elektrik prizi bulunuyor.

    Tren Arifiye’ye geç geldiği gibi Eskişehir’e de vaat ettiği saatten yarım sat kadar sonra ulaştı. Saat 22:00 sularında Eskişehir’e ayak bastım.

    O gece günü yorgunluğu nedeniyle ne trende ne de ilk kez ayak bastığım şehirde hiç fotoğraf çekemedim. Zaten çabucak eve yollandık.

    Ertesi sabah (gerçi biz kalktığımızda saat 12’ye geliyordu.) çok methedilen şehri dolaşmaya karar verdim. Dostumla beraber başladık Eskişehir turuna.

    Eskişehir genel anlamda Venedik ve Viyana’yı örnek alıyormuş. Şehrin tam ortasından geçen Porsuk suyu üzerinde gondollar ve botlar güzel bir şehir gezisi imkanı sunuyor. Ayrıca akarsuyun iki yakasına yayılmış eğlence mekanları kıyı keyfini ikiye katlıyor.

    Köprüden karşıya geçince ilk olarak karşımıza Kanatlı Alışveriş Merkezi çıktı. Kanatlı ailesi ETİ grubunun sahibi olan aileymiş. Eskişehir’e büyük destekleri olmuş iş, istihdam ve kültürel sosyal alanda. Bu alışveriş merkezi de yapılanların bir kolu.

    Kanatlı’dan çıkıp Şehrin en büyük mekanı olan ve içinde MediaMarkt’ı da barındıran ESPARK’a yöneldik. ESPARK sanırım gördüğüm en büyük alışveriş platformu oldu. Bina dört katlı ve her katında misafirlerin oturup bir şeyler içebileceği mekanlar var. Dördüncü katı otoparka uzanıyor. Arabam olmadığı için pek göremedim orayı.

    Eskişehir cadde ve sokaklarında yürürken dikkatimi çeken ilk şey şehrin düzenli olmasıydı. Her şey birbirine uyumlu şekilde konmuş ve belediye de bu uyuma ayak uydurmuş. Şehir baştan sona planlı şekilde oluşturulmuş ki bu da en güzel tarafı. Tabelalardan tretuvarlara her şeyde bir tutarlılık göze çarpıyor. Ayrıca şehir arterleri tıkır tıkır işliyor. Örneğin ana caddelerin ortasından geçen tramvay hattı ESTRAM herhangi bir trafik çilesine yol açmadan yoluna devam ediyor. Arada küçük kazaların olduğunu da öğrendim ama olacak o kadar.

    Üniversite Bulvarı üzerinden Anadolu Üniversitesi Yunus Emre Kampüsü’ne ulaştık. Kampüs genel anlamda şehrin küçük bir kopyası gibi. Yine düzen ve intizam göz alıyor. Atıl bırakılmış bir karış arazi yok. Ya çimenlik ya park alanı olarak değerlendirilmiş. Ayrıca peyzaj çalışması çok başarılı. Kampüsün tam ortasına yerleştirilen lokomotif de şehrin imajına güzel bir gönderme olmuş. (Resimde sırıtan benim, treni tek başına çekmeyi unutmuşum.)

    Mimari olarak görebildiğim ince bir detay var. Binaların çatıları özellikle belirginleştirilmiş bu da uzaktan bakıldığında “A” harfini anımsatan onlarca bina demek oluyor. Üniversite marka bilinirliği için ilginç bir çalışma olmuş. Ya da bu belki de tamamen benim kuruntum :-)

    Bu büyük kampüsü yaya gezmekten yorulunca tramvaya bindik. Şimdilik Yerel Ulaşım Pasosu dışında sadece DIT Kart diye bilinen kartlarla binilebilen toplu taşıma sistemi çok başarılı. Ama belediye otobüslerinin acilen değişmesi gerekiyor. Zira dökülüyorlar.

    ESTRAM’da kısa mesafeli seyahat eğlenceli.

    Doktorlar Caddesi ve yürüyüş yolundan geçip tekrar Adalar’a ulaşıyoruz. Burada ESBOT denilen ve Porsuk üzerinde kısa bir tura çıkaran turistik teknelere biniyoruz. Ücretler benim gittiğim haftaya kadar 1 lira iken 1,5 liraya yükselmiş. Ama keyifli bir gezi için değer. Zaten binenlerin çoğu Eskişehir’in yabancısı olan insanlar ve gezerken sürekli deklanşör sesi duyuyorsunuz.

    Öğrenci kenti olmayı neden hak ediyor Eskişehir? Sadece sosyal-kültürel alanda önde olması ve öğrenci eğlencesine müsamaha göstermesi açısından mı? Bunlar birer kriter olabilir ama benim gördüğüm en ilginç yön şu: Türkiye’de kitabın en ucuz satıldığı yer Eskişehir. 10 TL’ye 400 sayfalık bir KPSS kitabını başka nereden alabilirsiniz?

    Ve ya 2 liraya Kaptan Düşükdon’un son macerasını ? :-)

    Eskişehirin Barlar Sokağı uygulaması pek çok şehre örnek oalcak cinsten. Sokak tek yönlü olarak trafiğe açık. Haliyle burada araç geçişi zayıf. Kaldırımların üzerini balkona çeviren bu güzel tasarımla kafeler sokağa işgal görüntüsü olmadan açılmış.

    İnşaatı devam eden bir yerin önü neyle kapatılmalı sorusuna cevap: Şehrin en güzel fotoğraflarıyla.

    Geçmiş’te Şehir hali olarak kullanılan bu tarihi mekan şimdi çok entelektüel bir kafeler mekanı olmuş.

    Eh Es-Es’e kadar gelmişken Ankara’yı görmeden olmazdı. Hem de güzel bir Hızlı Tren deneyimiyle. Onu da yaptım. Bir sonraki yazıda da onu anlatırım artık.

    yazıyla ilgili tüm fotoğraflar http://photobucket.com/onurtrklmz-eskisehir adresindeki albümde. 

  • küçük insanlar

    0

    Küçük insanlar büyük insanlar karşısında aşağılık duygusuna kapılırlar ve bununla baş edebilmek için de sahip oldukları tek silah büyük insanların yaralarını deşmektir.

    Büyük bir insan yara aldığı zaman, küçük insanlar akbabaların leşe hücum ettiği gibi hücum ederler ona. Büyük insan küçük insanlara onların yöntemleriyle karşılık vermez. Kendi yaralarını iyileştirmeye çalışır. Çünkü bunu yaparsa bilir ki küçük insanların silahlarını ellerinden almıştır.

    öyle bir geçer zaman ki

  • ayrılık, ihanet, cinayet, intikam

    0

    her ayrılık biraz ihanettir aslında, sevdiğin için ailene kendin için sevdiğine en sonunda o'ndan nefret etmek için kendine, özüne ihanet edersin. her tercih bir vazgeçişse, her vazgeçiş bir ihanettir.

    her ihanet bir cinayettir aslında. sevdiğinin, değilse merhametinin katili olursun. ama unutma, katiller cinayet mahalline kendiliğinden geri döner.

    her cinayet intikam ister, başka başka adamların yüreklerine kurşun sıktıkça. her cinayet kan ister, yeni kurban ister. gün olur kurşun sıktıkların kısas ister. gün olur sessiz bir mezar dile gelir konuşmak ister.

    ve intikam hep ayrılıktır, düşmanlıktır istesen de istemesen de. bu sonu gelmez oyun, katılırsan ayrılamazsın ayrılırsan kaybedersin.

    ***

    bin türlü intikam vardır, hepsi de makul. bir kere biri canını yaktı mı, önce kurtulmak istersin. sıyrılmak istersin geçmişinden. böyle zamanlarda unutmak en büyük intikamdır.

    sonra belki sen de onun canını yakmak istersin. aynı acıyı o da çeksin istersin. böyle zamanlarda öfke ve akıl en zor yolu gösterirler.

    ama eğer yakamıyorsan canını, kıyamıyorsan bütün güzel geçmişine ve unutamıyorsan, en güzel gününde gelip bir bavul hatırayla gözlerinin içine bakıyorsa gözleri; işte böyle zamanlarda en asil intikam dimdik durup karşısında onu hala ilk günkü gibi sevdiğini söylemektir. o zaman kalbine saplanan bıçağı çıkarıp yiğitçe masaya koyar gidersin. çünkü dünyanın en yiğitçe işi adam öldürmek değil, kan akıtmak değil, çıkarsız sevmektir.

  • Horozlu Saat

    0

    Horozlu Serkisof

    Odamda çalışmaktan ve internette gezmekten bunaldığım bir anda alelade çekilmiş bir fotoğraf. Şu eski saatlerden hala tutan var mı acaba? Ben de dedem olmasa bulamayacaktım :-) Ozanlar – Sakarya

  • Deprem deyince

    0

    4.4 ile sallandı İstanbul. Sadece İstanbul da değil; Bursa, Tekirdağ, Kocaeli ve Sakarya da dahi hissedilen sıra dışı bir depremdi bu. Deprem deyince hep üşür bu coğrafyanın çocukları. Deprem hep bize soğuk gecelerin, çadırların, aş kuyruklarının habercisi olmuştur.

    Hiç duymadığım, hissetmediğim bu deprem korkuttu beni. Yine müteahhitler, yüksek katlı siteler, lüks ve şaşanın moda olduğu bir döneme girdik. Bunu bu gece fark ettim. Üstümüzdeki o naifliği, mütevazılığı terk etmek için 10 yıl yeterliymiş meğer. Bunu hatırlattı bana, beni hiç titretmeyen o deprem.

    Beklenen o büyük İstanbul depremi yeni Veli Göçer’lerini yeni Değirmenderelerini yaratmak üzere hazırlanıyor sanırım. Şimdi içim titriyor işte. Babasız kalacak çocuklar, evlatsız kalacak analar, su altından kameraya alınacak onca oyuncak bebek, traktör, yangın tüpü ve mobilya’yı düşündükçe. Hayalete dönmüş suratların yanında hayalet olmuş şehir siluetleri gözümün önüne geldikçe…

    Deprem toprağı titretmeden içimi titretiyor. Bir çift terliğin peşinde kamyonları gezen anneleri düşünüyor derin derin efkarlanıyorum.

    Uzmanlar en iyi teoride İstanbul’un 1 ay boyunca erişilemez bölge olacağını söylüyorlar. Medeniyetimizin başkentinde enkazlar ölüm kusarken sağ kalanları salgın hastalıklar, kurtarılma umuduyla kaybolan zaman öldürecek.

    Korkuyorum, bu olmamış deprem içimi titretiyor. Çünkü biliyorum. Depremin ne olduğunu iyi biliyorum. Her Adapazarlı gibi.