Author Archive

  • Fotoğrafium Yarışma açmış :)

    0

    Fotografium Canon 600D profesyonel fotoğraf makinesi hediye ediyor! Yarışmaya katılarakCanon 600D KitManfrotto 055XProb tripod ve Kata123Go-30 fotoğraf çantası kazanma şansı yakalayın! http://blog.fotografium.com/fotografium-canon-600d-hediye-ediyor/ sayfasını ziyaret ederek yarışma hakkında diğer bilgilere ulaşabilirsiniz.

  • Sunset in Egirdir

    0

    Eğirdir Gölü, Isparta…

  • Saylanmaz!

    0

    Nilüfer dinliyorum, kafam dumanlı.

    Hani giderken bana demiştin ya sen, yolcu yolunda gerek…

    Çocukken saklambaç oynardık. Bir keresinde aynı yere saklandığım çocuk beni yola ittirip açık etmişti. Sobelenmiştim. O zaman öğrendim “Saylanmaz!” bir oyunu iptal ettirme yetkisine sahip en sihirli kelimeydi. Şimdi o vakitlerimden “çocukken” diye bahsedebilecek kadar büyümüş olan ben yediğim sobeleri sayıyorum. Hepsi vücudumun muhtelif yerlerine yerleşmiş bisiklet morlukları gibi kalbime kaydolmuş. Üstlerine basıp basıp arkaik bir haz duyuyorum. Bir acıseverin soslu satırlarını okuyorsunuz siz de.

    Kaç yılda tükenir bir ilişki? Kaç yılda bıkar da taraflar, kangren olmuş bir uzuv gibi kesip atarlar onlarca hatırayı? Kaç kavga silebilir ilk el ele tutuştuğunuz o karanlık caddeyi? Hangi uyuşuk alışkanlık yerini tutabilir ilk sohbetlerin kem-küm telaşını. Eli ayağı bir yere koyamamanın verdiği heyulayı, biteviye heyecanı. O heyecanın arasına sokuşturulmaya çalışılan iki saçma espriye gülücük eklemenin ezilmişliğini. Karşı tarafın o ezilmişliğe gülüşünü espriye yormanın iyimserliğini. O iyimserliğin peşine takılan “ulan her şeyi berbat ettim” kötümserliğini…

    Ve kaç ayrılık yeniler ikinizi, her biri ayrı ayrı yenik düşürürken yüreğinizi.

    Şimdi elini tuttuğun sevgili, en değerli şeyindir senin. Kristal bir vazoyu taşır gibi taşımalısın yüreğini. Kırmayacak kadar narin, düşürmeyecek kadar güçlü tutmalısın ellerini.

    Ve biliyorum bu sözler de boş gelecek sana.

    Ve biliyorum çünkü sen bir ilişkinin sonuna yaklaştığını hissediyorsun.

    Ve biliyorum yine de umursamıyorsun.

    Ve bilmiyorsun umursamadığın şeyleri gerçekte unutamayacağını.

    Unutamazsın, ya da aslında bir süre hatırlamazsın. Sonra bir gün, öylesine yolda yürürken… Kalp krizi gibi gelir, oradan böğrüne yükselir, boğazından kusar gider hepsi. Kusunca da bitmez ha. Nöbet olur gece gündüz kovalar ardın sıra. Aydınlatma direklerine tutunur ağlaya ağlaya kendine anlatırsın bütün bir ömrünün en güzel 45 saniyesini.

    Nefret etme noktasına geldiğinde bile aklının bir kenarında o en sevdiğin halinin fotoğraf karesi piç gibi sırıtıyor ya… Ben o hisse bitiyorum arkadaş. Aklın kaç türlü oyunu varsa, hepsine mantıklı bir açıklama bulabilirim, ama sokakta gördüğün alelade bir surata onun suretini iliştirmenin mukayese etmenin mantığını çözemedim. Takılıp kalmak mı bu?

    Arızalı mıyım ben? Üstünden geçen bir ton şey neyin nesiydi o zaman? Orada burada edilmiş sohbetlerde ortaya atılmış ama filiz vermemiş flört tohumları neydi? Kilometrelerce teptiğim yollar neyin nesiydi? Verdiğim onca emek nereye gitti de ben hala o ilk kaybettiğim emeklerimin arkasındayım?

    Gene mi biri itti beni bu yol ortasına. Gene mi sobelendik anasını satayım. Yok arkadaş! Saylanmaz! Benim canım yandı bu oyunda. Ta en başından en doğru kararları verdiğim en doğru insanları tanıdığım yeni bir hayata sıfırdan başlamak istiyorum ve bu kez saklanmadan ve sobelenmeden yaşamak istiyorum.

    Neysem oyum, değiştiremem. Kimse değiştiremedi, kimseyi de ben değiştiremedim.

    Hani giderken bana demiştin ya sen, yolcu yolunda gerek.

    Yolun da… Yolcunun da…

    Sağlıcakla

    http://fizy.com/#s/1agmiv

  • Sınırlı bir yaşamda başarının sırrı

    2

    Bu konuşmayı Steve Jobs’a veda etmek için duygu sömürüsü için falan paylaşmadım. Aslında koyu tuttuğum yerler ve genelinde tüm metin bize çok büyük dersler veriyor. İçimizdeki sese kulak vermemizi hayatın kısa olduğunu ve insanın tek yatırımı olan hayallerine yönelmesi gerektiğini fısıldıyor.

    Bizim liderlerimiz ya da başarılı girişimcilerimiz genelde kendi ideolojilerini ve yaşam felsefelerini methetmek için toplantılar düzenler konuşmalar yaparlar. Ben henüz şu konuşmadaki kadar insan özgüven aşılayan bir ruh yakalayabilmiş değilim. Bizim liderlerimiz, kanaat önderlerimiz kendiegolarını tatmin etmek peşindedir çünkü.

    » Read the rest of the entry..

  • Otomobil ve Cep Telefonu Lükstür!

    0

    Devletin son vergi zamlarından çıkarabileceğimiz sonuç budur. Türkiye’de bundan böyle otomobil ve cep telefon u lüks tüketime girer ve ekstra vergilendirmeye tabidir.

    Maliyenin temel kurallarından biri vergilendirmeyle ilgilidir. Özellikle Keynes sonrası dönemde devletin piyasaya dahlinin tek yolu vergiler olmuştur. Verginin temel fonksiyonu artışlarla talep enflasyonunu düşürmek ya da durgunluk dönemlerinde indirim, muafiyet ve yeniden yapılandırmalarla talebi canlandırmaktır. Liberal devletin piyasaya müdahale enstrümanı vergidir.

    Son gelen astronomik vergi zamları Türkiye’nin enflasyonist politikadan vazgeçme amacına hizmet ediyor. Otomobil, cep telefonu, alkol, sigara gibi tüketimi günden güne artan ürünlere olan talep kısılarak enflasyona uğraması engellenmeye çalışılıyor. Ancak tüketime yoğunlaşmış Türkiye gibi ülkelerde bu gibi kriz dönemlerinde üreticinin ekseriyeti vergi zamlarını daha az kar ederek absorbe etmeye çalışır. Bu sayede fiyatlar genel düzeyinde çok büyük bir artış yaşanmaz ancak bu süreç hem tüketiciyi hem de üreticiyi olumsuz etkileyecektir.

    Yurtdışı üreticinin fiyatlandırmada indirime gitmesi pek de mümkün olmayacağı için yerli işletmeler küçük karlarla kazanç elde etme yoluna gidecek bu da iç arzı kamçılayarak cari açığın daralmasına katkıda bulunacaktır. Piyasa açısından bakıldığında vergi zammını böyle okuyabiliriz. Ancak devlet aldığı vergilerle de cari açığı kapatma yoluna gidecek ve kamu iç borç stoğu gibi kalemlere ödeme yaparak sürece farklı bir konumdan dahil olmak isteyebilecektir.

    Öte yandan dünyanın genelinde yaşanan büyük bir durgunluk söz konusu. Dünya çapında talebin bu denli düştüğü, işsizliğin arttığı bir dönemde (Wall Street çalışanlarının bile greve gittiğini düşünürsek) Türkiye’de yapılan bu vergi zammının ekonomik talebi düşürme riski de açıktır. Buguüne kadar “alın verin ekonomiye can verin!” şiarıyla hareket eden bir iktidarın şimdi insanları tasarrufa teşvik edecek mali politikalar gütmesi de elbette bir çelişkiye işaret ediyor. Eğer bu kısa süreli bir yaraları sarma paketiyse söz konusu yaralar sarıldıktan sonra geri alınmalıdır. Çünkü orta ve üst orta sınıfın yaşam standardını düşüreceği açık olan bu yeni vergilendirme sınıflar arası ekonomik uçurumu da artıracaktır. Bu durumda bu zammın kısa süreli cari açık hedefine ulaşıldıktan sonra geri çekilmesi ve ya revize edilmesi ihtiyacı doğmaktadır.

    Eğer devlet ya da hükümet talebi kontrol altına alma amacından sapıp vergileri halkın üzerinde demoklesin kılıcı gibi sallandırmaya devam ederse bunun sonu dünyadaki durgunluğun Türkiye’ye sıçraması ve Enflasyon-Deflasyon krizi olacaktır.

    Devlet kısa vade için (6-9 ay) Türkiye sathında cep telefonu ve otomobil’i lüks tüketim sınıfına sokmuştur. Temennimiz bu sınıflandırmanın sözkonusu kısa vade boyunca geçerli olup daha sonra ortadan kaldırılması olacaktır.

  • Şehir ve İnsan

    0

    http://twitter.com/#!/onurtrklmz/status/120782332780220417 devamı…

    Gerçekten de insan yaşadığı şehrin fiziki yapısıyla ruhunu biçimlendiriyor. Bu bilinç dışında gelişen bir olay olmakla birlikte bizi doğrudan doğruya etkiliyor. İnsan yaşadığı şehre biçim verdikçe aslında kendi ruhuna da biçim vermiş oluyor.

    Karışık şehir sorunlu insanlar demektir. Çünkü insanlar zaten günlük yaşamın var olan stresinin üzerine bir de şehrin düzensizliğiyle mücadele etmeye girişirse bu sorunları daha da katlar. Dar sokaklara park etmiş araçlar, karmakarışık otobüs durakları, sıkışık trafik insanların zaten var olan kısıtlı zaman/yoğun iş stresinin üzerine eklendiğinde hayat iyice çekilmez olur.Kirli bir şehir yüreğinde yersiz korkular taşıyan kirlenmiş ya da kirletilmiş insanların şehridir.

    Şehir temizlendikçe insan kendini yeniden doğmuş hisseder. Düşünün ki her sabah tertemiz sokaklardan geçip işinize gidiyorsunuz. Evlerin camlarında üç beş saksı… Düşünün ki düzenli bir toplu taşıma sistemi içinde, ya da iyi planlanmış ve düzenlenmiş yollarda tahmin ettiğiniz sürelerde gideceğiniz yerlere ulaşıyor, şehrin size sağladığı eğlence mekanlarında iyi vakit geçirebiliyor, park alanlarıyla gün sonunda rahat bir nefes alabiliyorsunuz. Bir şehir size daha ne verebilir ki?

    Mesela Kültür Sanat… Değişik tiyatro oyunları ve sinema gösterimlerinin yanı sıra imza günleri, sergiler, prömiyerler, söyleşiler gibi özel kültür sanat etkinliklerinde gündelik hayatın dışında farklı zaman geçirebiliyorsunuz.

    İnsan şehrine bu imkanları getirdikçe şehir de onu etkileyecek ve modernize edecektir. Şehre yapılan yatırım insana eninde sonunda geri dönecektir.

    Uzun zamandır yaşadığım şehirde düzensizlik başıboşluk alıp yürümüştü. Her yerin eski ve bakımsız oluşu bir yana şehrin bir silueti ve ruhu da yoktu. İnsanlar da belki de bundan pay alarak daha içine kapanık ve karanlık idiler. Ama son zamanlarda bir şeyler oluyor. Şehrin altyapısı değişiyor, sokaklar güzelleşiyor, caddeler düzenleniyor, ulaşıma çeki düzen veriliyor, her şey ve her yer yenileniyor. Sanki Sakarya yeniden nefes almaya başlıyor.

    Bu değişimde emeği geçen yerel yöneticiler ve sivil toplum Sakarya halkını daha açık bir toplum haline getirmek için var gücüyle mücadele ediyor. Özellikle Ramazan’da daha da artan Kültür faaliyetleri yılın tüm zamanlarına yayılmış durumda. Ben artık şehrimde daha huzurlu yürüyorum. Çünkü bir şeylerin değiştiği yeni bir ümidin şekillendiği bir şehir görüyorum. Çünkü daha düzenli daha temiz ve daha modern bir kent görüyorum. Ve bu kenti gördükçe onun bir parçası olarak kendimi daha iyi hissediyorum.

    Elbette değişim kolay olmayacaktır. Elbette bir dönem huzursuzluklar yaşanacaktır ve elbette alışılmış düzenden vazgeçmek son tercih olması istenebilir. Ama görünen o ki şehrin yeni hali eski halini pek de aratmıyor. O halde yeni şehri sevmeye başlamak ve eski şehrin sıkışık, huzursuz ve kasvetli havasına veda etmek gerekiyor.

    Şehirlerin ve içinde yaşayan insanların gelişimi paraleldir biraz biraz. Şehir güzelleştikçe insan da kendi içindeki güzelliği keşfedecektir. Şehre yeni nefes üflemek kolay olmayacak, ama bu taze nefes belki de hepimizin ruhuna üflenecek ve hepimiz daha güzel bir şekilde huzurla yaşayacağız.

  • Android Kullanıcılarına Tavsiyeler

    0

    Android gerçekten de son dönem mobil piyasasını derinden sallayan gelişmelerin odağındaki işletim sistemi.Bugüne kadar pazara hakim olduğu inancıyla hareket eden pek çok firmayı kendini revize etmeye iten bir etkisi oldu. Android cihaz sahiplerinin bu başarılı sistemin nimetlerinden faydalanmaları için daha önce de yazmış olduğum yazıları toparlayan genel bir öneriler listesi yapmayı uygun buldum.

    • Cihazınızı ROOT edin ve Custom Rom yükleyin. Bu kesinlikle yapın diye zorladığım bir işlem değil ancak geliştiricilerin ortaya çıkardığı ürünlerle cihazınızı daha etkin kullanma imkanınız var. Ben bu ROM ve Kernel çalışmaları sayesinde 1GHz işlemcili telefonumu 1.9 GHz’e kadar overclock etme imkanı buldum. Bir Android kullanıcısı için bu konularda en temel kaynak xda-dev forumlarıdır.
    • ROOT etmek konusunda çekinceleriniz varsa telefonunuzu orijinal haliyle de kullanabilirsiniz. Android orijinal haliyle size yeterli kullanıcı deneyimini sunacak bir mobil işletim sistemidir.
    • Batarya ömrünü uzatmak için öneriler. İlk olarak telefonunuzu sürekli şarjda tutmayın. haftada bir hatta iki defa pilin tamamen boşalmasını sağlayın. Tamamen boşaldığında ise şarja takıp tamamen doldurun yarı doluyken çıkarmayın. Android Market‘ten bir Task Killer uygulaması yükleyerek arka planda çalışan uygulamaları belli aralıklarla kapatacak şekilde zamanlayın.
    • Task Killer uygulamaları cihaz performansını artırmak için değil batarya ömrünü uzatmak içindir. Cihazınızın performansını sadece Custom ROM ve Kernel’ler artırabilir.
    • Muhakkak rehberinizi Google hesabınıza bağlayın. Türkiye’de satılan çoğu Android Telefonu’nda rehber ayarlamaları SIM kart üzerinden okunacak biçimde yapılmış durumda. Ancak yeni eklenen kişiler telefonj hafızasına kaydediliyor ve bu da rehberinizi çorbaya dönüştürüyor. Bu yüzden Rehberinizi Google hesabınızla ilişkilendirin ve yedekleyin. Bu olası kayıp-çalıntı durumlarında rehberinizi koruyacağı gibi Rehber yönetiminizi her yerden PC aracılığıyla yapma gibi ekstra bir kolaylık da sağlayacaktır.
    • Hesaplı bir mobil internet paketi satın alın. Çünkü kullandığınız bir internet telefonu.
    • Naçizane şu ( 1 - 2 ) yazılarda vermiş olduğum işe yarar android uygulamalarını ya da ekşisözlük’teki benzer başlığı inceleyerek telefonunuzu verimli kullanma konusunda mesafe kat edebilirsiniz. Arada Market’te turlayarak programlara göz gezdirmenizi de öneririm.

    Android kullananlara, yeni başlayanlara ve cihazından daha fazla verim almak isteyenlere özel bir yazı hazırlıyorum. Umarım faydalı olmuşumdur.

  • Sen ve Ben!

    0

    Yolda tesadüfen gördüğünüz birine gülümsemenizle onun için kalan ömrünüzü feda etmeniz arasında geçen süreye aşk denir. Gerçek bir aşkın uğrunda da ölürsünüz zaten..

    Şu anda dünyanın farklı bir kentinde bir platonik aşık yastığına sarılmış ağlıyor, bir başka çift tek kişilik bir yatakta cenin pozisyonunda sızmış uyuyor, bir diğeri ucuz bir kıskançlık tartışmasının ortasında bağırışıyor, yaşlı bir adam yeni kaybettiği karısı için kutsal kitabının sayfaları arasında gözyaşı döküyor.. Dünya aşk için aşkla dönüyor.

    Sadece “sen” ve “ben” sevgili okuyucu… Sevdiğimizin sıcak kollarına tercih ettik bu yazıyı. Birimiz yazıyor, öbürümüz okuyoruz.

    İnsanın belki de en ilginç duygusu kendini birine ait hissetmek. Kendi özgürlüğüne “ben”liğine sınır koymayı kendine ihanet sayan insan nasıl bir “sen” buluyor da onun kollarında eriyip gitmekten çekinmiyor. Belki de “ben”i sınırlandıran bütün dikenli telleri alıp o “sen”in eline vermektir aşk. Şarkıdaki gibi “Al beni ne yaparsan yap..” diyebilmektir.

    Kendi dünyanızda “ben”li cümlelerinizle bir hayat idame ettirmeye çalışırken birden çıkar karşınıza. Gördüğünüz ilk andan itibaren tanımak hakkında daha çok şey bilme isteğiyle doldurur zihninizi. Artık cümlelerinizde hep “sen” vardır. Onun sevdiği filmler, müzikleri konuşursunuz. Mutluluğunu temin edip, mutsuzluğunu irdelemeye çalışırsınız. O hep ben dediğiniz hayat artık hep sen olmuştur.

    Bir gün “Sen”in karşısına çıkıp “Sen ve Ben!” diyebilirseniz ala. Eğer o da “Bu çok uzun gel şunu BİZ yapalım” derse pek ala! Bundan sonra hayatınız Sen ve Ben’in kurduğu BİZ’i yaşamak ve güçlendirmek üzerine olacaktır. Gayrısı çok da mühim değildir zaten.

    Aşk’ın birden fazla yaşanabileceğini düşünenlerden değilim. Belki de bu bir tür “züğürt tesellisi”. Hayatımdan çıkanlar belki de benden çok sonra o meşhur “gerçek aşk”ı buldular. Ama ben inandıklarımla kısmen mutluyum. Çünkü bir kere kapıldınız mı hayatın koşuşturmasına. Sıcak bir sinema salonunda öpüşmenin ilk tadı kalmıyor dudaklarınızda. Pamuk şekeri eskisi kadar sevmiyorsunuz, çünkü tek başına pamuk şeker yiyip sırıtan bir adam olsa olsa komiktir. O kadar da sevimli bir görüntü değil.

    Şimdi bu yazıyı niye yazdım? İnan ben de bilmiyorum sevgili okuyucu. Ama bir sevgilin varsa, hayatının kalanını geçireceğin ve uğruna öleceğin bir adam/kadın. Şimdi sıkı sıkı sarılmanı isteyeceğim ona. Eğer yanında değilse sarılacağın bir telefon olsun. Ve o daha ilk cümlesini kurmadan fısılda kulağına;

    “Seni Seviyorum.”

    O size cevap veremeden bir kere daha girin söze;

    “Sana aşığım.”

    Çünkü hayat bunu söyleyemediğin bir tek anın bile pişmanlığıyla çekilmez olabilir. Uyandırayım.

    Bu güneşli Pazar günü tüm güzelliğiyle sizindir. Doya doya yaşayın.

    Tüm dünyanın “Sen”leri ve “Ben”lerine. Aşkla..

    http://fizy.com/#s/3txy3m

  • Dünyanın en korkak adamısın

    0

    Ağladım çünkü seninle konuşamadım. Ağladım çünkü sen beni görmüyorsun ve ben seni seviyorum. Sen ancak birisi öldüğünde duygusal yaklaşabiliyorsun. Senin duygu alanına girebilmek için illa ölmek mi lazım? Cesaretin olmadan ne yapacaksın ki? Hayatımda tanıdığım en korkak adamsın. Herkese meydan okuyorsun ama kendi duygularından korkuyorsun. Tabii en büyük acıları sen çektin di mi, ben hiçbir şey bilmiyorum. Dünyanın ekseni kaydı Behzat. 12 cm yerinden oynadı, sen bana 1 cm bile yaklaşmadın. Saplantılısın. Ama ben seninle mutsuzluğa da varım.

    http://youtu.be/8shT7i8ktlc

  • Aptal Adam

    0

    Hayatta herkes eşit değil. Bazılarının zekasını kullanma imkanı daha sınırlı. Bunlara aptal diyemezsin. Bazısında akıl zaten yok. Onlara deli diyor gülüp geçiyorsun. Ama cahilliği özümsemiş ve bu gözü kapalı haliyle mutlu olan, yeni bir şeye, kendi düşündüğünden yaşadığından farklı bir şeye klendini kapatan adama da sapına kadar aptal diyebilirsin.

    Kimdir aptal adam? Özetle yukarıda anlatmaya çalıştığım kıvamda bir insandır. Onun için yegane bir doğru vardır. Herkesin ona biat etmesini ister. Biat etmeyen haindir alçaktır. Onun tuttuğu takımı tutmayan namerttir, onun oy verdiği partiye oy vermeyen gerikafalıdır, onun istediğini yapmayam ondan aşağı durumdadır. Devamlı bir habis ve küçümser hava içindedir. Zira onun tercihleri ve o mükemmeldir.

    Aptal adam; oy verdiği partiyle övünür. Çünkü onun oy vermesiyle o fikrin değer kazandığını sanır.

    Aptal adam oy verdiği partiyle övünürken ironik bir şekilde ona deli gibib biat eder. Partinin her sözünü Allah kelamı gibi beynine kazır.

    Aptal adam partisini/ideolojisini eleştiremez. Çünkü onda birincisi eleştirecek kapasite yoktur, ikincisi eleştirmeyi kendi gururuna ve biadına yediremez.

    Aptal adam partisini eleştireni ihanetle suçlar. Onunla aynı partiye oy vermiş bile olsa (sanki bu mazur görülebilir bir faktörmüş gibi) başka biri onun idolojisini eleştiremez. Herkes parti/ideolojiye onun gib biat etmelidir. Çünkü onun her şeyi mükemmel olduğu gibi biatı da mükemmeldir.

    Aptal adamın kadınlara saygısı yoktur. Sevgilisini aşağılar, evlendiğinde karısını döver, kavgada söverken ana-bacı tanımaz. Keza kendi ana-bacısına da saygısı yoktur. Çünkü aptal adamın lugatinde kadının “karnından zıpayı, sırtından zopayı” eksik edemezsin. Böyle yapmayanlaran da kılıbıktır hatta cinsel sorunları vardır, ve hatta eşcinsel falandır (sanki hakaretmiş gibi).

    Aptal adamın aşağılık kompleksleri vardır. Sürekli size elinizde olanlarla ilgili olarak saldırır. İşinizi evinizi ailenizi sevgilinizi varlıklarınızı gözünüze sokar. Onları size karşı kullanmaya çalışır. Sizi onları tüketmeye karşı kışkırtır. Sizin hiçbir şeye sahip olmanızı istemez. Sizi içten içe deli gibi kıskanır ama belli etmez. Bir gün ola ki bir konuda size yetişirse onu da sizin gözünüze sokarak reklam eder. Aşağılıktır.

    Aptal adama göre sadece kendi inandıkları gerçektir, onun inandıkları da hep doğru işler yapar. Onun inandıklarına onun gibi inanmayan herkes şerefsizdir, haindir. Ama aptal adamın kendine karşı gördüklerine karşı geliştirebileceği çok fazla bir argüman olmadığı için onlara tek yolla saldırır. Hakaret!

    Evet aptal adam hakaret etmeyi sever. Aşağılamaktan zevk duyar. Küçük görmeyi iş edinir. Böyle yaşar çünkü. Böyle varlığını sürdürebildiğine ve ayakta kalabildiğine inanır. Diğer insanları bir böcektir ve ezilmeye mahkumdurlar çünkü.

    Aptal adam mübarek bir gecede şöyle iç karartan, insanın yumruklarını sıktıran çenesini zonklatan bir yazıyı yazdırma sebebidir. O bir sürüngendir. Ve kendine benzeyen sürüngenlere yaranmak için aptallığını gözü kapalı savunur ve sürdürür.

  • olduramayanlar…

    0

    Kendine hükmeden herkese hükmeder. Kendine hâkim olamayan da herkesin hükmüne tabii olmaya mahkûmdur.

    Bu yolculukta kendini arıyorsun aslında. Sevdiklerini seviyor, kızdıklarına sövüyorsun. Kendin gibi birini bulmak, ya da elinde olanı kendine benzetmek için durmadan savaşıyorsun. Kendinde herkesten farklı ama bir yandan da normale uygun ama daha sıra dışı diğerlerinden “farklı” olan bir şey arıyorsun. Sonra yanında sana benzeyen başka bir “farklı” olsun istiyorsun.

    Dünyaya geldiğin ilk andan beri yalnızsın aslında. Ve o andan bugüne ne yaptıysan kendin için yaptın. Yedin içtin gülüp ağladın, okullar okuyup meslek edindin. Sevdin, seviştin ayrıldın ve yoruldun. Ne annen, baban, ne yarenin dostun var yanında. Onlar belki aralarda es verdiğin acılarına ortak oldular. Birer lahzaydı varlıkları ve birer birer hiç oldular.

    Sense yürümeye devam ettin.

    Şimdi bir kıyıda durmuş, uzaklara bakmaktasın. Heyecanlısın. Okyanuslar… Bilinmez!

    Bütün Trenler elbet yalnızlar garında durur. Zor da olsa öğrendim. Sen de öğren diye söylüyorum. Yaşayacak çok şey var, ve tüm bunları yapabilmek için çok az vakit.

    Onun için, bu sefer oldurabilmek için;

    Çalış durmadan!

    Sev durmadan!

    Kavga et durmadan!

    Mücadele et durmadan!

    Kazan ve kaybet durmadan!

    Çünkü hayat kazanmak yada kaybetmek değil, kazanmak için mücadele etmek ve kaybettiğinde oturup ağlamaktır.

    Kopma hayattan!

    Çünkü hayat, ışıklı bir bilgisayar ekranı, ya da dört duvar arası bir oda değildir.

    Hayat, aylak muhabbeti ettiğin iki yancı arkadaş, başına durmadan bela açan arıza bir dost, hiç kavuşamayacağın bir sevda ve bunların arasında-uzağında kurduğun hayallerdir.

    Hayal et durmadan! Hayal etmezsen ölürsün.

    80’lerin çocukları Tutunamayanlar’ı okudu. 90’ların çocukları “olduramadım”ı mırıldanıyor. Oldurana kadar, olduğu kadar…

    http://fizy.com/s/1qaiy6

  • bitmez, değişir…

    0

    Bir kıza aşık olmuştum.

    Onu görmek için bir buçuk saatlik yolu çekmem gerekiyordu. Bana her “gel” dediğinde koşarak teptim o yolu. Bazen heyecanla, bazen öfkeyle, bazen aşkla bazen korkuyla gittim. Yanında olduğum her anı cennetten çalınmış bir saniye bildim.

    Ve orta boylu hayallerim vardı. Yarı aristokrat bir aile oluruz diye düşünmüştüm mesela. Ben akademik kariyerimi tamamlarken o da bir bankanın ya da ne bileyim bir şirketin üst düzey bir yöneticisi olurdu. Bahçe içinde sakin bir evimiz, kendi halinde bir hayatımız, kızımız. Ben pek haz etmesem de köpeğimiz falan..

    Sonra o kız beni terketti.

    Hayallerimi küçülttüm. Evi apartman dairesine çevirdim. Tek kişiye 2 göz oda yeter dedim. Köpeği pet shop’a iade ettim. Kitaplarıma gömüldüm. İşimle yordum kendimi. Senin birinin her isteğini yerine getirmen, onun da senin her isteğini yerine getireceği anlamına gelmiyordu çünkü. Mükemmel insan diye bir şey yoktu. Ben de hayallerimden kırptım, gözlerimi kararttım.

    Bugün dönüp geriye bakıyorum. Hayatımda iki büyük kayıp yaşamıştım. Ben onlar “bitti” dedikçe hayatımın farklı yerlerinden bana göz kırptılar.

    Babama hiç benzemeyeceğimi sanırdım. Çünkü onu örnek alabilecek kadar uzun görememiştim. Ben olsa olsa dedemle dayımın ortalama bir karışımı olabilirdim kendi gözümde. Çok sonra onun gibi düşündüğümü, onun gibi konuştuğumu fark ettim. İçime atmayı babamdan öğrenmişim mesela, sessizliği, ketumluğu, biriktirip öfkeyle haykırmayı ondan (ç)almışım. Var olanla inceden ters düşmeyi, muhaliflik taslamayı, yine de o bıçak sırtında kimseyi kırmadan ilerlemeyi velhasıl siyaset yapmayı babamdan öğrenmişim.

    Şimdi ne zaman bir köşe yazısı okusam babamı anıyorum, ne zaman içli bir şarkı dinlesem o kızı. Hayatımda iki kayıp var demiştim. İkisi de bitti dedikçe kuytu köşelerden bana “şuramda” bir yerde olduklarını hatırlatmayı sürdürüyorlar. Bitmiyorlar, ama durmadan değişiyorlar. Bir gün öfkeye, öbür gün hasrete, sonraki gün umursamazlığa dönüşüp yürüdüğüm yolda etrafımda pervane gibi dönüp duruyorlar işte.

    İşte bu yüzden sözümü değiştirdim. Yine “herkes akıllı bir ben deli”yim ama, bitti diye bastırdığım şeylerin bitmediğini sadece değişerek aklımın derinlerine bir yere saklandığının farkında olan bir deliyim.

    ilk hayatla ikincisi arasında bir ömür vardır. hiçbir şey bitmez, her şey değişir…

  • İyiler İlk Görüşte Tanınmaz

    0

    Birileri yaşar, birileri ölür. Arkada kalanlar yarım yamalak, paramparça ve halsiz. Günler yalancı, geceler günahkar. Ne günü ne gecesi gözünü kırpmaz, rüya görmez, nefesi hissedilmez. Hep sorular sordular, cevaplarını merak etmediler. Ben hep doğru bildiğimi yaptım. Kendi alın yazımla yaşadım hayatı. İyi ol dediler, kötü nasıl olunur bilemeden. İyi misin dediler bi kere bile gerçekten nasılsın demeden. Ben iyi bir adam olamadım. İyiler ilk görüşte tanınmaz…

    http://youtu.be/tzj5RVpXA2M

    Emrah Serbes

  • sen çok yanlış gelmişsin sözlükçü kardeşim…

    0

    ekşisözlük’te son bir-iki haftadır yaşananları ilgiyle takip ediyorum. kısa özet geçeyim. bazı sözlük yazarları hakkında; bir din simsarı tarafından entrylerinde Allah ve Hz. Muhammed’e eleştiri ve hakaret içerdiği kanısıyla suç duyurusunda bulunulmuş ve bu yazarlar ifadeye çağrılmıştı.  Bu olaylar yaşanırken ekşisözlük avukatı ve şirket ortağı kanzuk nick’li yazar zehir zemberek tabir edebileceğim bir açıklama yaparak açıkça “başınızın çaresine bakın. Size avukatlık hizmeti vermemiz söz konusu değil.” dedi.

    http://bit.ly/myjffA

    Daha sonra bu hafta içinde sözlük’ün “şirketlere açılacağı” bu proje kapsamında ekşi şeyler ltd. şti. içinde kurulacak sosyal medya şirketinin (social iq), firmalara sosyal medya danışmanlığı hizmeti vereceği haberi basına yansıdı. Habere göre social iq’nun vereceği danışmanlık hizmetinin içine sözlük de bir şekilde dahil olacak, firmaların bir sözlük hesabı ve sözlük sayfası açılacak. Bu sayede firmalar kendileri hakkında sözlük’te yazılan olumsuz yorumlara müdahale edebilecekler.

    http://bit.ly/iRMtfp

    Bütün tartışma aslında buradan sonra çıktı. Sözlükçüler sözlük’ün bilinen ya da öyle olduğu iddia edilen “anti” duruşuna zarar vereceğini iddia ettikleri bu gelişmeyi kıyasıya eleştirmeye başladılar. Aslında bu olayın bu denli eleştirilmesine neden olan geçen hafta yaşanan savcılık olayıydı. Orada biriken öfkenin üstüne bir de ekşi sözlüğün sahiplerini (ssg+kanzuk) bu işten para kazanacakları (ekşisözlük ve ekşi şeyler ltd. şti.) gerçeğini biraz daha perde önüne getirmeleri yazarları sinirlendirmişti.

    Beni asıl şaşırtan/güldüren ise ekşisözlük’ün bir tür komunizm-anarşizm ütopyası ne bileyim sevgi hezeyanı seks treni vs. olduğunu düşünen yazarlardır.

    Hayır ne bekleniyordu yani? Ekşisözlük çok kapitalizm karşıtı bir şirket olsa (ki şirket kavramı kapitalizme nasıl karşı olacak?) fanta, turkcell, arçelik, efes gibi markaların reklamını neden alsın? Neden reklamlarla ayakta kalmaya çalışsın. Hosting’e domain’e server giderlerine vs. cayır cayır para yakarken nasıl anti-kapitalist bir tutum sergilesin?

    Ekşisözlük’ü bir arkadaş kulübü, makara alemi olarak görmenin mantığını çözemiyorum. Evet sözlük ilk açıldığında tıpkı Zuckerberg’in Facebook’u gibi arkadaşlar arasında kullanılıyordu. Daha sonra yılklar içinde gelişerek bugünkü komplike yapıya ulaşıldı. Bu mantıkla çaylaklarla birlikte ssg’nin 10000 (yüzbin) arkadaşı var demektir. Neyin kafasıdır bu?

    Şunu bir kenara yazın. Hiçbiriniz, (ben de bir yazar olduğuma göre) hiçbirimiz, ssg’nin arkadaşı ahbabı vesaire değiliz. Ekşisözlük de ssg’nin dükkanı değil. Gütmesi gereken ticari(ortaklarına dair) ve hukuki(devlet organları ve üçüncü şahıslar karşısında) kaygıları var. Ekşisözlük kaybeden kulübü değil, dört başı mamur bir şirket.

    Eğer sözlük’te o kadar samimi bir ortam olsaydı, zaten kanzuk’a çemkirmeye gerek kalmaz sözlük’ün 50000 yazarından sadece avukatlığı mesleğini icra edenler 50-100 tanesi birleşir ve mağdur durumdaki yazarlara hukuksal destek sağlardı. Hem 3 kat izin verilen binaya kaçak dördüncü katı çık, sonra depremde yıkılınca devlet buna bişey yapsın.

    Hepsiburada.com’a sitede satılmak üzere müzik seti temin eden kişi ya da kurumun elindeki müzik setlerinde TRT bandrolü bulunmuyor diye polis baskını yiyince hepsiburada ona hukuki destek vermek zorunda mı?(ben de karşıyım elektronik alette TRT’ye vergi ödenmesine ama yasa böyle)  E ne de olsa hepsiburada o kişi/kurumun temin ettiği müzik setinin satışıyla (ekşisözlük’te girdiğiniz entrynin yayınlanması) ile ayakta kalmıyor mu?

    Sözlük’e girilir entry yazılır sandalyeden düşülür ve olay biter. Bu yapılırken de hukuk kurallarına uymak zorundayız. Kanzuk’un da dediği gibi ekşisözlük facebook gibi paylaşım sitelerinden farklı değildir. Frmtr.com’dan da farklı değildir. Ha farklıdır tabi frmtr bir grup genç girişimci’nin kayıtdışı girişimidir. ekşisözlük ise ekşi şeyler ltd. şti.’nin devlet kayıtlarına girmiş bir oluşumudur. Ticaret, Borçlar, Medeni ve Ceza Kanunları’an tabii bir şirket. Hala ntvmsnbc’de haber spotunda “ekşisözlük forumu” yazılınca duman çıkarmaya devam edin tabi siz. Kraldan çok kralcı olmak bedava çünkü.

    Ha ekşisözlük’e tepkili misin? Alternatif ortamlar var. itusözlük, uludağsözlük, hatta inci sözlük var. Onların da böyle durumlarda farklı bir uygulamaya gideceğini zannetmiyorum ya neyse. Devleti karşına alıp (sansür karşıtı eylemler) protesto eylemleri düzenliyorsun; ssg, kanzuk gibi medya patronlarına “Bize yardım edin. Biz sadece siz para kazanın diye mi entry girdik?” diye ağlıyorsun. Büyük komedi.

    sözlük’ü çok yanlış yorumlamışsın, başlıkta dediğim gibi “sen çok yanlış gelmişsin sözlükçü kardeşim…”

    Velhasıl bugün sözlük’te yaşananların sorumlusu ssg ve ya kanzuk değil. Hiçbir zaman yazarlara bir garanti vermedikleri için patron olmanın verdiği sorumluluğun gereğini yaptılar. Şirketlerinin kar marjını ve itibarını korudular. (devamlı şirket diyorum kafanıza girsin diye bak.) Benden de sözlükçülere tavsiye, siz de kendi itibarınızı/onurunuzu koruyun.

  • özet geçiyorum…

    0

    haziran bitiyor halen tatile çıkamadım. görünüşe göre de bu yaz da diğerlerinde olduğu gibi tatil hayal olacak. ama allah’tan 1-2 manyak arkadaşım var da onlardan birinin sayesinde denize girme şansım oldu.

    iş her zamanki gibi. yoğun basık ve sıkıcı. bırakıyorum birikiyor, birikenleri arada gidip topluca hallediyorum. (tamam koy oraya kanişin yanına grup dalıcam yorgunum psikolojisi)

    okul uzadı. öyle böyle değil hem de baya uzadı. uzamaz dedik ama önünü alamadık. artık biterse ekime bitmezse … öhm neyse vakti var baya yani. yaz okulu için 3 ders aldım ama onların da bu tırt ortalamayı kurtarması pek kolay değil. velhasıl sakıp ağanın dediği gibi çalışamaah çalışmaah çalışmaah gerek!

    bir süredir orhan koloğlu’nun “kim bu Mustafa Kemal?”ini okuyorum. Türkiye’den bir yazar Atatürk ve milli mücadele gibi çetrefilli konulara hayrettir ki tarafsız yaklaşabilmiş. o yüzden elimden düşmedi zaten yoksa 40 sayfalık ömrü yoktu.

    bilgi-kültür‘ün seminerleri sayesinde biraz daha okuduğum okulu hatırladım. bünyamin hoca’nın katkısını inkar edemem. KPSS puanımla 3-4 tane daha kadroya tercih yaptım. pek umudum yok ama hayırlısı. bu gece idare hukuku kitabını elime aldım. daha kapağını açmadım hala masada duruyor.

    velhasıl durumlar her zamanki gibi. karışık.

    not: bir de bu yazıda hal-i pür melal kelimesini kullanacaktım. aha da kullanmış oldum.  bi de şu resimdeki kız (aka meryem uzerli, gerçek hayatta sempatiğin önde gidenidir. yengeniz olur. ağzınızı devşirin.)